02 05 2012

OKURUMA DAVET

http://cmccullers.blogspot.com/  burada da bi şubemiz var.... VE ARTIK HEP ORADA OLACAĞIM SANIRIM. BEKLERİM EFENDİM. YENİ HİKAYELERİMİ ARTIK SADECE ORADA BULABİLİRSİNİZ. Devamı

30 01 2012

deli günlükler 4

Hastanelerde başlayan yaz, terli ve pis onlarca geceden sonra nihayet sessizliğe büründü.     Çok az eşya, birkaç kitap, bi top resim kâğıdıyla annemin yanına gittim. İçimde suyu çekilmiş bi kuyuyla.  Sanki haftalarca süren bir çöl yolculuğundan dönen ihtiyar bir deveyim, öyle yorgunum işte.  Üzerimde mecazi tozlar var siliyorum gitmiyor. Yolda tek satır okumuyorum. Bu işlerlerden de bezmişim. Bi de ne anlamı varsa yanıma john fante’nin Roma’nın Batısı diye bi kitabını almışım. Hastaneden çıktığım günlerde caddelerde dolandım. Kitapçıları gezdim. Kendimi bi at sineği kadar aptal ve anlamsız hissediyorum. Banklarda oturup sigara içtim üst üste.  Güneşin altında bi yere gidememiş ve gitmeyecek olan morukları seyrettim.  Şehir boşalmış. Ne güzel. Bu, yazın tek iyi tarafıdır.  Eve dönerken bira ve kuru yemiş aldım. İçip içip sızmaya başladım. Okumaya, çizmeye, çalışmaya gücüm yok. Rahatsız kanepede izdivaç programlar izledim. Çiçeğin biri kurumuştu. Çöpe attım. Berbat bi çiçekti ve bana onu sevmediğim biri vermişti. Zavallı nasıl da anladı sevilmediğini. Çocuklar ve çiçekler nasıl oluyor bilmiyorum ama sevilmediklerini anlıyorlar.  Ama diğer saksılar hala yaşıyordu.  Dalları sarkmıştı yine de hiçbiri pes etmedi. Kuru yaprakları ayıkladım. Suyu yiyince canlandılar, keşke benim derdim de bu denli kolay olsaydı.  Birkaç kış önce yine annem gittim. On onbeş gün kaldım. Dışarıdan gelen gri ışığa bakıp uyuklamaktan başka bişey yapmadım. Bütün gün Varlık ve Zaman’ı okudum. Annem dizilerini izledi. Sonra yemekler yaptı. Yemekte bişeyler konuştum. Hep onu güld&uu... Devamı

17 09 2011

deli günlükler 3

 18 Haziran   Kendine dair düşüncelerin yıllar içinde ortaya çıkar. Bunu önce anne- baban, okul ve diğer insan ilişkileri belirler. Sana aptalın biri olduğunu söyleyen bir baban varsa buna inanmaya başlarsın ya da ruh hastası diyorsa sana bir öğretmenin gün gelir bunu gerçekten ciddiye alırsın.. ‘Sen neden bu kadar sevgisizsin?’ dedi, bana. ‘Öyle miyim?’ dedim. ‘Evet. Sevgini s’si yok sende.’ ‘Annem yüzündendir.’ ‘Bilmiyorum.’ ‘Bunu demeni bekliyorum.’ ‘Evet. Annen sevgisiz bir insan.’ ‘Onu sadece bi hafta gördün.’ ‘Bu yeterli oldu bana.’ ‘Bunu hak edecek ne yaptım.’ ‘Ben hastayım. Bana sert davranıyorsun. Beni sürekli incitiyorsun. Hep oflayıp pufluyorsun.’ ‘Günlerdir uykusuzum. Bi sandalyenin üzerinde yaşıyorum.’ ‘Bu bahane mi?’ ‘Senin o aptal akrabalarına sinir oluyorum. Beni geriyorlar ve ben de öfkemi sadece sana yansıtıyorum.’ ‘Bana hiçbir şeyi yansıtmaman lazım.’ ‘Buraya gelir gelmez odayı bir cenaze havasına sokuyorlar. Buna dayanamıyorum. Sen sadece ameliyat oldun. Ölümcül bir hastalık geçirmiyorsun.’ Sonra odadan çıktım. O her zaman haklı olan insanlar sınıfındandır. Tartışmaya gelmez. Dünya siyah ve beyaz dan oluşur. O, şu siyahtır ,dediğinde son sözünü söylemiştir. Böyle böyle soğudum insanlardan. R. geliyor. Tam bir ruh hastası. Yaşamımda asla olmasını istemediğim tiplerden biri. Soğukça bakışıyoruz. İlk gün, onu gördüğüm ilk gün kalbim söylemişti bana: 'Bu adamı asla sevmeyeceksin.' Aklımsa erteleyip durmuştu yıllarca. Kalp nasıl böy... Devamı

15 09 2011

deli günlükler 2

  14 haziran   İki sene önce de bu pencerenin önünde durmuştum. Kırlangıçlar o gün de böyle sağa sola dönüp duruyorlardı. Artık haziranlar hastanelerin bekleme odalarında geçiyor.   Alıştım.   İri ve tozlu yaprakların mevsimini sevmiyorum.   Bunu elli bin kez yazmak istiyorum.   Tozun ve ışığın mevsimini sevmiyorum.   Ama yağmurlar yağıyor. Birden kızgın bir ikindinin arkasından boşanıyor, iyi geliyor bana.   Dün gece sandalyede sabahladım. Bu gün günlerden ne bilmiyorum. Ne önemi var gerçi. Hiç.   Ameliyat iki saatten fazla sürdü.   Elimde bi deftere çizimler yaptım bi boka yaramadı. Ekranda onun ismi, kırmızı tedirgin bir şerit: ameliyat devam ediyor. Bu gerilimi kimseyle paylaşmak istemiyorum.   Nasıl da alışmışım tek başınalığa.   Ve onların sulu göz duygusallıkları nasıl da canımı sıkıyor. Ve soğukkanlı halime nasıl da nefretle bakıyorlar. Şaşkınlıkla. Bilmiyorlar benim bir bozkır kurdu olduğumu.   Bu bir yanlışlık. Evet.   Ne işim var benim burada?       Devamı

14 09 2011

deli günlükler

   1 Eylül    Yaz bitiyor. Çok şükür. Hala elinde kırbaç var ama eskisi gibi değil. Gölgeler serin. Şimdi üçüncü sınıf şairler eylül, güz yaprakları diye manzumeler karalıyor. Ç. ne yaptı acaba. Şair deyince o aklıma geldi. Zavallı adam. Çocuklar için bişeyler karalıyordur şimdi. İtilip kakılan küçük kardeş temasını işliyordur yine. Ya diğerleri. Hepsi siktirolup çıktı hayatımdan. Çok şükür bi daha.   Uzun bi yazdı.   Memlekete gittim. On beş gün kaldım. E’ nin yanına gittim. Birkaç gün onunla bir yerlere araba sürdük. Odunun biri ve her odun gibi aptalca dindar ama iyi bi adam.    Bazı insanların kafasına, kalbine asla giremezsiniz bu da öyle. Ama girilecek bir yer de yok farkındayım. Ve seviyor beni. Bunu da anlamıyorum ya. Çocukluğumuzdan gelen bağlar var. Bunlar da nereye gidersen git bitmiyor. Evet. İyi bi adam. Ve ben iyi biri değilim. Bunu biliyorsun.             2. Eylül    Annem artık annem değil sanki. O yaşlı kadın. Değişti o ya da ben değiştim. Sevgim de değişti. Küçük bir oğlan gibi sevmiyorum onu. Farklı. Başka sevgiler girdi araya ama yine de onun yeri ayrı. Bir erkek için annesi hep başka türlü bir sevgidir. Zayıf da olsa ışığı diğer sevgilere benzemez. Sağlam bir tarafı var en pürüzlüsünde bile. Sessiz. Bir sabah sofradayız, ne düşünüyorsun yine,  dedi.  Daldın?  Hiç, diyorum. Babam ne yapıyor acaba? Yanına gitsene,  diyor. Çok sıcak başka bir gün,  diyorum ama bu yaz hiç gitmiyorum.  Babam şaşırmamıştır buna. Ve benim herkese yetecek kadar güçlü bir bahanem... Devamı

30 06 2011

gün ortasında karanlık

— İki de bir yemin eden adamları düşün. Birden güvenini yitirirsin ya. Yazarken de her sıfat düşmancadır. Ne kadar kullanırsan o denli de aşınır yazdıkların. İnandırıcılığını yitirirsin...   — Pis bi sıcak var. Yağmur yağamıyor. Bulutlar bedenlerimize yapışıyor. Trafik korkunç. Ve arada kuru otların haziran güneşindeki kokularını duyuyorum. Birden tuhaf bir iyimserlik...   — Asansörü bekleyen on kişi. Bir hastane asansörü. Kıyafetleri terden vücutlarına yapışmış. Yorgun ve endişeliler. Gelmek bilmiyor o lanet şey ve kalabalık akbabalar gibi birbirini itekliyor. Sonunda sesi duyuyoruz ve kapı açılıyor. O kahredici ter kokusu içimizdeki son duyguları da öldürüyor. Yanımda kolu kırık delikanlıya dönüp işte cehennem böyle bir yer herhalde, diyorum... Çocuğun gergin suratı gevşiyor, evet ağbi...     — Metroda kadının biri bulmaca çözüyor. Dünyayı gördüğü yok. Tam karşısında bir adam. Kadını seyrediyor. Belli ki gıcık olmuş kadına. Niye bilmiyorum. Bekliyorum. Bir şey söyleyecek ama bahane bulamıyor. Son durağa geliyoruz. Kadın kuyruğa giriyor ama bulmacadan gözünü hiç ayırmıyor. Çöze çöze merdivenlere yürüyor. Adam durup arkasından bakıyor. Ben de ona bakıyorum. Arkadaş, diyor, elli senedir hiçbir şeye şöyle veremedim kendimi ya, ne bulmacaymış yahu...   -  ‘Tutunamamak’, ’hayatta kaybetmek’, ‘luzır’ olmak çok moda. Sinemada, edebiyatta, ya da müzikte.   Ama asıl kaybedenler ne sinema yapar, ne yazabilir ne de bunun hikâyesini anlatır. Gerçek bir kaybedenin hiçbir romantik tarafı da yoktur. Ona yaklaşmak bile istemezsiniz. Sokakta gördüğünüzde yolunuzu değiştirdi... Devamı

30 06 2011

babama ve kendime dair bir kaç kişisel cümle

 babalarını toprağa yollayanlar için...       1. İnsan, babasına dair klişe bir cümle kurmadan asla bişeyler yazamıyormuş mesela. Yeni anladım.   2. Sana dair onlarca hikâye yazdım. Hepsi de içimdeki seni gizlemek içinmiş. Bunu da yeni anladım.   3. İlk gençlik günlerimde arkadaşın biri bana, ‘Babamla aramızda kıtalar var birader, Pasifik kadar mesafe var.’ demişti. Seninle aramızdaysa gezegenler vardı sanırım. Sen Dünyadayken ben Plüton’da falandım o aralar.   3. Her erkek bir yerde, bir şekilde ve bir gün mutlaka babasından nefret etmiştir değil mi?   Yoksa alçak olan yalnız ben miydim?   4. Acı bir durum: Seninle ilgili her şeye geç kaldım! Cenazene bile.   5. Düşünüyorum da baba, seni en çok yolculuklarda sevdim ben.   6. Bir de hep çarşıdan dönüşlerini anımsıyorum. Tere batmış yüzün daha da esmerleşmiş olurdu. Şapkanı kaldırır ve soğuk bir su isterdin annemden. O anlarda senin için çok üzülürdüm nedense.   7. Ben ne zaman bi çıkmaza girsem kendimi türkü söylerken buluyorum...   Karacoğlan’dan girip Pir sultan’dan çıkıyorum.  Çaresizliklerimde hemen Türk oluyorum yani. Sense pis pis düşünürdün. Yere bakar ve bişeyler düşünürdün. Bilmiyorum başka neler yapardın. Bi de şapkanı eğerdin.   8. Hapis’in kafasına odunu indirdiğin gün senden nefret ettim. Seni öldürmeyi bile düşündüm. Altı yaşındaydım.   9. Kırkıma doğru bayır aşağı iniyorum baba. Ve cidden çaresizim... Sen de öyle miydin acaba?   10. Doktor için şehre gittiğimizde harika bir adam olurdun. H... Devamı

20 05 2011

yeni mekan....

http://cmccullers.blogspot.com/  burada da bi şubemiz var....   Devamı

16 04 2011

hava, ışık, zaman, ferahlık

    '- biliyor musun, ya ailem vardı başımda ya da iş, araya, hep bir şeyler girdi ama şimdi evimi sattım, nefis bir yer buldum, geniş bir stüdyo, o ferahlık o ışık, görmelisin hayatımda ilk kez yaratmak için mekanım ve ışığım olacak.’   hayır yavrum, yaratacağın varsa bir maden ocağında günde 16 saat çalışırken de yaratırsın ya da üç çocukla küçük bir odada işsizlik yardımı ile geçinirken, vücudun ve beynin kısmen parçalanmışken bile yaratırsın, kör, topal, felçli,   kent depremle, bombardımanla, selle, yangınla boğuşurken sırtına bir kedi tırmanır ve sen yaratırsın   güzelim, havaymış, ışıkmış, zamanmış, ferahlıkmış, yok bunların bu işle ilgisi ve hiçbir şey yaratmazlar yeni bahaneler bulmaya yarayacak daha uzun bir hayattan başka   şiir: c. bukowski ... Devamı

12 04 2011

heidegger ve cennet

heidegger ve cennet |  görsel 1

  Heidegger ile bir hipopotam Cennet Kapısı'na gelirler ve Aziz Peter, ‘çocuklar’ der; "bugünlük sadece bir yerimiz kaldı. O yüzden hanginiz 'Yaşamın anlamı nedir? sorusuna en iyi yanıtı verirse içeri onu alacağım,’ Bunun üzerine Heidegger "Varlık'ın kendisini düşünmek açıkça bütün metafizikte olduğu gibi yalnızca varolanlar aracılığıyla ve kendi temelleri bakımından yorumlandığı ve temellendirildiği ölçüde Varlık'a aldırmamayı gerektirir," der. Hipopotam daha bir şey diyemeden Aziz Peter elini hayvanın omzuna atar: ’Hey, Hipo! Bugün şanslı günün!’    Kaynak:Nietzsche ÖldüBir Hipopotam Olarak Yeniden Doğdu  Thomas Cathcart & Daniel Klein   Devamı

10 01 2011

yeraltından bir şair :Phılıp LARKIN

yeraltından bir şair :Phılıp LARKIN  |  görsel 1

GÜNLER     Günler neye yarar? Yaşadığımız yerdir günler. Gelirler, bizi uyandırırlar. Art arda, durmadan. Mutlu olacağımız yerlerdir: Nerede yaşarız günler olmasa? Ah, bu sorunu çözmek. Papazla doktoru getirir. Uzun paltolarıyla Tarlaları aşarak.”     şiir: Philip Larkin     SÖYLEYECEK BİR ŞEY YOK Uluslar için, ayrık otları denli cılız, göçebe kavimler için, kayaların arasında, Kısa boylu, asık yüzlü kabilelere Ve parke taşları gibi kenetli ailelere Fabrika kentlerinde karanlık sabahlarda Ağır ağır ölmektir yaşam.Ve tüm ellerindeki Yaratma ya da kutsama, Sevgi ya da para ölçme yolları Ağır ağır ölmek yollarıdır. Mızrakla domuz avlayarak ya da Garden parti vererek geçen gün, Tanık iskemlesinde ya da Doğum masasında saatler Hep ağır ağır ilerler ölüme doğru. Ve kimine bunu söylemek Hiçbir şey demez, kimine de Hiçbir şey bırakmaz söyleyecek.    Çeviri: Şavkar ALTINEL   ... Devamı

22 12 2010

Stephen King 'yazma sanatı'

 Stephen King 'yazma sanatı' |  görsel 1

‘...Yazınıza yapabileceğiniz gerçekten kötü şeylerden biri kelime dağarcığınızı süslemeye kalkmak belki kısa ifadelerden biraz utandığınız için uzun sözcükler aramaya çalışmaktır. Bu tıpkı bir ev hayvanına gece kıyafeti giydirmek gibi bir şeydir...’   İngiliz dilinin ve onun Amerikan versiyonunun özünde bir sadelik vardır, ama bu kaygan bir zemindir...’   ‘...Kötü yazar yoktur, diyemem. Üzgünüm ama bir sürü kötü yazar var...’   ‘...İnsan para kazanmak için, ünlü olmak için, kızlarla çıkmak için, ileride rahat etmek için veya arkadaş kazanmak için yazı yazmaz. Yazdıklarını okuyanların hayatlarını ve kendi hayatını zenginleştirmek için yazar. Ayakta durmak, iyi olmak ve kendini aşmak için yazar. BİR DE MUTLU OLMAK İÇİN, TAMAM MI? Mutlu olmak için... Yazı yazmak bir sihirdir, diğer tüm yaratıcı sanatlar gibi hayatın suyudur. Su bedava. Öyleyse için. İçin ve kanın.’   ... Devamı

09 12 2010

yürüyen merdivendeki kız

yürüyen merdivendeki kız |  görsel 1

yürüyen merdivene biniyorum, genç bir adamla çok hoş bir kız var önümde. kızın pantolonu ve bluzu tenine yapışmış yukarı çıkarken kız bir ayağını bir basamak yukarı yerleştiriyor ve kıçı büyüleyici bir biçim alıyor. genç adam etrafına bakınıyor endişeli bir hali var. bana bakıyor başımı çeviriyorum.   hayır, genç adam bakmıyordum, sevgilinin kıçına bakmıyorum. kaygılanma, ona da, sana da saygı duyuyorum. hatta, her şeye saygı duyuyorum: büyüyen çiçeklere, genç kadınlara, çocuklara, bütün hayvanlara, değerli ve karmaşık evrenimize, her şeye ve herkese.   Genç adamın biraz rahatlamış olduğunu hissediyor ve seviniyorum onun adına. Sorununu biliyorum: kızın bir annesi var, babası var, belki de bir kız kardeşi ya da ağabeyi, ve kuşkusuz bir sürü sevimsiz akrabası ve dans edip flört etmeyi seviyor ve sinemaya gitmeyi seviyor ve bazen aynı anda sakız çiğneyip konuşuyor ve aptal televizyon dizilerine bayılıyor ve gelişmekte olan bir aktris olduğunu düşünüyor ve her zaman çok güzel görünmüyor ve ürkütücü bir öfkesi var ve arada sırada çıldırdığı oluyor ve telefonda saatlerce konuşabiliyor ve yakında bir yazını Avrupa’ da geçirmek istiyor ve Mel Gibson’a aşık ve annesi ayyaş ve babası ırkçı Ve bazen çok fazla içtiğinde horluyor ve yatakta genellikle Soğuk ve bir gurusu var, 1978 yılında çölde İsa’yla karşılaşmış Bir tip, ve dansçı olmak istiyor Ve şu anda işsiz ve ne zaman şeker ya da peynir yese migreni tutuyor.   kızı yürüyen merdivende yukarı çıkarışını izliyorum, k... Devamı

06 11 2010

bukowski'den zırvalar

 bukowski'den zırvalar |  görsel 1

— bir kaplanı yakalayıp onu kafese koyabilirsiniz ama onu kırdığınızdan asla emin olamazsınız, insanlar daha kolaydır.   — harikulade düşünceler ve harikulade kadınlar kalıcı değildir   — hayat ile sanat arasındaki fark sanatın daha katlanır olmasıdır.   — hiçbir şey gerçek kadar sıkıcı olamaz.   — tanrının nerede olduğunu bilmek istiyorsan ayyaşa sor.   — dostlarının nerede olduklarını bilmek istiyorsan kodese gir.   — dengeli insan delidir.   — damlayan musluklar, tutku osurukları ve patlak lastikler ölümden daha hüzün vericidir.   — herkes dahi doğar geri zekâlı gömülür.   — ENTELEKTÜEL BASİT BİR ŞEYİ KARMAŞIK SÖYLEYEBİLEN KİŞİDİR; SANATÇI İSE ZOR BİR ŞEYİ KOLAY...   Bu havalar benim kafamı karıştırıyor, en azından ruhumdaki saatin kafasını...   Berbat! Bir kere bu ışık gözlerimi acıtıyor, güneş gözlüğümü geçen yaz üstüne oturarak saf dışı bıraktığım için yarı kör bir haldeyim.   Gün boyunca hem üşüten hem de yakan puslu bir hava...   İnsanı 'hayat ne güzel birader' kıvamına getiren bir hava...   Her şey yoluna girecek adamım, diyen bir hava...   Hiç inandırıcı bulmuyorum bunları.   Otobüste en arkaya gidip yayılıyorum. Kimse yok, kaptan çek oğlum arabayı, istediğin yere sür, şiirsel söylersek, buradan uzaklara, nereye olursa olsun...   Kütüphanede fazla kalamadım, elim boş çıkmayayım diye de alelacele iki kitap almıştım, biri Bukowski'nin diğeri de Saroyan'ın kitapları.   İkisi birbirinden iğrenç!   William Saroyan. Bitl... Devamı

22 10 2010

Hemingway'dan bir hikaye...

Hemingway'dan  bir hikaye...  |  görsel 1

TEMİZ, İYİ AYDINLATILMIŞ BİR YER- HEMINGWAY   Epey geç olmuştu ve ağacın yaprakları elektrik ışığını kapattığından gölgede kalmış yaşlı adam haricinde, kafedeki herkes gitmişti. Sokak gündüz toz topraktı ama gecenin nemi tozları götürmüştü ve yaşlı adam geç saatlere kadar oturmayı seviyordu çünkü sağırdı ve geceleyin etraf sessizleştiğinden farkı hissediyordu. İçerideki iki garson yaşlı adamın biraz sarhoş olduğunu biliyordu ve iyi bir müşteri olmasına rağmen çok sarhoş olursa parayı ödemeden gideceğini bildiklerinden gözlerini adamdan ayırmıyorlardı. Garsonlardan biri “geçen hafta intihara kalkışmış” dedi. “Niye?” “çaresizlikten” “Nesi varmış?” “ Hiç” “Hiç olduğunu nereden biliyorsun?” “Çok parası var” Kafenin kapısının yanında, duvara bitişik bir masada oturuyor ve rüzgarla hafif hafif sallanan ağaçların gölgesinde oturan yaşlı adam hariç tüm masaların boşaldığı terasa bakıyorlardı. Caddeden bir asker ve kız geçti. Elektrik direğinin ışığı askerin yakasındaki rütbeyi aydınlattı. Kızın başında bere yoktu ve adamın yanında hızlı hızlı gidiyordu. Bir garson “devriyeler yakalayacak” dedi. “ Adam istediğini elde ettikten sonra ne far keder?” “Caddeden sapsa iyi eder, devriyeler yakalayacak, beş dakika önce geçtiler” Gölgede oturan yaşlı adam bardağıyla tabağa vurdu. Genç olan garson adamın yanına gitti. “Ne istiyorsun?” Yaşlı adam ona baktı “bir brandi daha” dedi. Garson “sarhoş olacaksın” dedi. Yaşlı adam ona baktı, garson gitti. Arkadaşına “bütün gece oturacak” dedi. “uykum geldi, hiçbir zaman saat üç... Devamı

22 10 2010

'benim sevimli tayım'

 'benim sevimli tayım' |  görsel 1

Stephen KİNG’ten birkaç sıkı cümle...     ‘...Ben çok uzun zaman önce öğüt vermeyi bırakmıştım, dedi. Otuz yıl oldu sanırım. Öğüdü verenlerin de, dinleyenlerin de aptal olduğunu anlayınca vazgeçmiştim. Ama yine de akıllı bir insanın zaman zaman söyleyeceği ve akıllı bir insanın ya da bir oğlanın dinleyeceği şeyler vardır.   Clive konuşmadan dikkatle büyükbabasının yüzüne baktı.   ‘Üç çeşit zaman vardır’, dedi büyükbabası. ‘Bunların hepsi gerçekse de, içlerinde biri tam anlamıyla gerçektir. Bunların hepsini bilmeli ve birbirinden ayırabilmelisin. Beni anlıyor musun?’   ‘Hayır efendim.’ Büyükbaba başını salladı. ‘Evet deseydin seni bir temiz patakladıktan sonra eve götürürdüm.’   Clive büyükbabasının sigarasının izlerin bakarken yüzünün gururla kızardığını hissetti.   ‘Bir insan senin gibi küçükken zaman uzundur. Mayısı düşün. Okulun hiç sona ermeyeceğini, haziran ortalarının hiç gelmeyeceğini düşünürsün. Öyle değil mi?’  Clive okulun o uykulu ve tebeşir kokulu son günlerinin ağırlığını düşünerek başını salladı.   ...Clive o sonsuz günleri düşünerek başını ensesi ‘küt’ diye ses çıkarana kadar salladı. Ah o günler! Haziran ve temmuzun ovalarından ağustosun hayal edilmeyen ufuklarına kadar uzanan günler. O kadar gün, o kadar şafak,, o kadar hardallı ve kıyılmış soğanlı sosisli sandviç, kısacık saçlarının ter içinde kaldığı o tükenmek bilmeyen öğleden sonraları, öğleden sonra gölgenin uzamaya başladığını ilk fark ettiğinde duyduğu... Devamı

14 10 2010

'İhtiyarlara Yer Yok'

 'İhtiyarlara Yer Yok' |  görsel 1

Amerika’nın Güneyine tutkunluğum Faulkner’le başladı ya da önceki hayatlarımın birinde oradaydım. Ciddiyim. Karmaya inanmayan kafirdir. Nerde Güneyli bir yazar varsa bulur, okur, işte benim yazarım bu, derim. Vay be! Tenesse Williams, Carson Maccullers, bunların hastası oldum hep. Yazdıklarında içime işleyen bişeyler oldu, bana yakın boktan şeyler vardı cümlelerinde.   Bazen garip bir şekilde kendi geçmişimi okuduğum duygusuna bile kapıldım.   Filmini izlemedin, ama romanına tutuldum: ‘İhtiyarlara Yer Yok’   Cormac McCarthy de bir Güneyli, en azından hikâye Güneyde geçiyor.   Su gibi cümleler. – Çeviri Roza Hakmen. Hanımefendi ellerinizden hürmetle öpüyorum- su gibi anlatım; yazarlık bu işte lan, diyorum.   Karmaşık bir durumu, kompleks bir duyguyu, bir iki cümleyle, çok yalın bir biçimde anlatıp bitiriyor, yazarlık budur, tarz budur:   ‘Başını kaldırıp bajada’nın karşı tarafına baktı. Kuzeyden hafif bir rüzgâr. Serin. Güneşli. Öğleden sonra bir. Otların üstündeki ölüye baktı. Kana bulanıp kararmış kaliteli timsah derisi çizmelerine. Hayatının sonu. İşte burada. Güneyde uzak dağlar. Otların arasında rüzgâr. Sessizlik...’   ‘Buraya Georgıa’dan geldik.Yani ailem gelmiş.At arabasıyla. Bunun doğru olduğundan eminim diyebilirim. Biliyorum, aile tarihlerinde doğru olmayan  bir yığın şey vardır. Her ailede. Hikâyeler aktarılır, gerçek atlanır. . Öyle derler. Herhalde bazı insanlar gerçeğin hikâyeyle yarışmayacağı şeklimde yorumlar bunu. Ama ben öyle düşünmüyorum. Bence bütün yalanlar söylenip unutulduktan sonra gerçek hala var olacaktır. Gerçek bir yerden bir yere gi... Devamı

10 10 2010

attila ilhan'ın göçme yıldönümü

attila ilhan'ın göçme yıldönümü |  görsel 1

yki öl 'bir vapur gibi uğuldayarak           hışımla sırılsıklam               ansızın karşıma çıktı gece başıboş bir vapur gibi           kara sularıma girmiş                        gizlice O yol kesemez ben duramam artık           çarpışmamız kesinleşti ne korku ne pişmanlık ne yeis en sessiz derinliklere içimde belki senin           hasretini götüreceğim                            sadece'   -attila ilhan-  ... Devamı

11 09 2010

yeraltından notlar 19:bir köpekbalığı türü olarak kadınlar

yeraltından notlar 19:bir köpekbalığı türü olarak kadınlar |  görsel 1

Plaj hiç yazılmayacak hikâyelerle dolu, kadınların ve erkeklerin gözlerindeki hikâyeler...   Az ötemde genç bir çift, kadın adama fena surat yapıyor, belli ki çok kızgın.   Herif debelenip duruyor, bişeyler soruyor, kızın gönlünü almaya çabalıyor ama kızda tık yok, bu sert bakışların denizde fırtına koparmasından korkuyorum.   Bütün köpekbalıklarından daha delici bakışlar...   Sinirli bir kadın gördüğümde kaçacak delik ararım,  annem öfkeli bir kadındı ve onun öfkesi gerçekten yüreğimi yaralardı.   Sesi babamın suskunluğu üzerinden bir buldozer gibi geçerdi...     Bir kadını mutlu etmek bazen kolaysa da çoğu zaman imkânsızdır.   Kadınlar mutsuz bir türdür...   Adama acımaya başladım, kadın onu öyle sessiz bir şiddetin içine yuvarladı ki eli kolu bağlandı, ne yapsa boşa çıkıyor. Dondurma getirdi, soğuk su, hatta bira, kız kabul ediyor ama çocuğun yüzüne baktığı yok.   En tehlikelisi bunlardır işte, sessiz kadınlar; dırdır edip duran değildir yıkıcı olanları, bu öfkesini sözlere dökmeyenler en öldürücüsüdür kadın türünün.   Bir kadınla erkeğin ilişkisi imkânsızlık temeli üzerinde yükselir, geri kalan süreç hep çöküştür...   Ya onun kölesi olursunuz; sizi ciddiye almayacaktır; ya onu hiç umursamayacaksınız; sizden nefret edecektir.   Size duyduğu nefretle sevginin arasında sınır çizgisi de yoktur.   Ama bir erkek için en tehlikelisi ve en ölümcülü adama kan gibi tutulmuş olanıdır.   Sevgi ve kin arasındaki alanda binlerce... Devamı

10 09 2010

yeraltından notlar 18: geç kalmış ölü

yeraltından notlar 18: geç kalmış ölü |  görsel 1

Üç haftaya yaklaşan tatilimde ne yazık ki hiçbir köpek balığıyla müşerref olamadım...   Bu arada eve döndüğümde köpekbalıklarının sırt yüzgeçleri olduğunu gördüm, böylelikle yeteneksizliğimin yanında dikkatsiz olduğum da ortaya çıktı.   E haliyle biz dişlerde odaklanıyoruz elbette...   Yüzerken kendimi bazı aptalca planlar yaparken yakaladım.   Varlık ve Zaman’ı bi daha okuyacağım. —Birincisinde kıçım tavana vurdu ya-  Neyse işte, bu sefer daha dikkatli olmalıyım, öyle sabahın ayazında metrolarda değil, sessiz bir köşede bütün hücrelerimle kıraat etmeliyim bu eseri.   Bir de Kayıp Zamanın İzinde okunacakmış, içim öyle diyordu. Memlekete daha çok gitmeliymişim, bi de pastel tekniği öğrenilip bu yolda çizimler yapılacak-mış... Sonra?   Sonra Allah kerim. Öbür yaz parayla portre çizersin...   Ben çizmeye şimdi Leman’da, şurda burada, bilmem nereden tanıdığınız ünlü çizerlerle başladım...   Sonra uzun yıllar bıraktım. Onlar alıp yürüdü bense başka mecralara aktım.   Zaten tembel herifin biri olduğum için de sonuç beni şaşırtmadı. Yanlış anlamayın hayıflandığım falan yok; bende eksik olan, hiçbir şeyi fazla istemeyişim; hırsın zerresini bulamazsınız bu bünyede, sorun da bu zaten, insanda biraz hırs olacak ki bişeyleri başarsın, o yüzden herhangi bir işte, meslekte dikiş tutturamadım, hem zaten hafiften nihilistim de, yani köpekbalığı çizemedim deyü dırdır edip durmamı da ciddiye almayın, bakın yaz başında çizgi roman okuyacaktım, J. London u hatmedecektim, olmadı, off neyse, siz işinize bakın, büyük düşlerinizin peşinden gidin, artık her ne ise onlar... ... Devamı

08 09 2010

yeraltından notlar 17: sıkıntının felsefesi

yeraltından notlar 17: sıkıntının felsefesi |  görsel 1

Sıkıntının felsefesini alnımda ter damlaları, iki de bir şemsiyemi söküp atan rüzgâr, milyonlarca kum tanesiyle olan savaşım, ter damlalarımın düştüğü resim kâğıdım, sucular, incirciler, karpuzcu ve kavuncular,  sağdan soldan saldıran Ege güneşi, denize girip döndüğümde kitap okumanın en kadar salakça olduğu duygusu ve bu çeşit onlarca fenomenin eşliğinde okuyup bitirebildim.   Bakın yine tekrarlıyorum, bir kitap isterse en iğrenç ve karmaşık felsefi mevzulardan da söz etse enikonu bir keyif vermiyorsa adama yük olur, içine sıkıntı basar, o vakit kitabı kaldırıp atın, bu nasihati de babanız olsa vermez size...   Kitabın Heidegger ile olan bölümünü özetlemek şu an altına giremeyeceğim bir zahmet olduğu için orayı es geçiyorum.   İşte size ilk dokuz madde: Parantez içleri bana aittir, sakin olun!)     1.     Sıkıntı felsefi bir konudur.   (Evet, bence de, hatta felsefenin kendisi bir sıkıntı konusudur. Bir felsefe kitabının daha ilk paragraflarında insanın içine koyu bir beyhudelik hissi oturur. Kaşıntılar başlar ya da ağlama isteği, çocukluğunuzun bayram günlerini düşünmeye başlarsınız, Tanrım, dersiniz, ben nerede hata yaptım, ömrümün hangi noktasında oluştu bu kısa devre, nedir bu fay kayması, gibi sualler uçuşur beyninizde...)     2.     Sıkıntı kolay tanımlanamayan bir fenomendir.   (Biraz ecele verilmiş bir karar hocam. Bana sıkıntıyı tanımlayabilirmişim gibi geliyor. Mesela biri kafanızı ütülemeye başlar, o anda zamansız bir uykuya benzer, sinir bozucu bir duygunun kara sularınıza girdiğini anlarsınız. Ya da bir otobüse bindiniz. Yanınızdaki adam müthiş bir kararlılıkla sizinle sohbet et... Devamı

07 09 2010

yeraltından notlar 16: beni bekleme kaptan

yeraltından notlar 16: beni bekleme kaptan |  görsel 1

  ‘...Öyle duyumlar vardır ki aslında uykudurlar, bir sis gibi zihnimizin bütün uzamını işgal eder, ne düşünmemize, ne eylemde bulunmamıza ne de açık seçik varolmamıza izin verirler. Sanki gece uyumamışızcasına, içimizde rüyadan bir şeyler yaşamaya devam eder ve gündüz güneşinin verdiği bir uyuşukluk duyuların durgun yüzeyini ısıtır.   Bu hiçbir şey olmama sarhoşluğudur ve iradenin avludan geçerken ayağın gevşek bir jestiyle devrilen bir su kovasından farkı yoktur...’   F. Pessoa – Huzursuzluğun Kitabı          Buraya gelirken Hemingway’in Mektupları'nı bir de Sıkıntının Felsefesi adlı kitabı aldım yanıma.   Papayı bitirdim, Sıkıntının Felsefesini de okudum. Dalgaların sesinde okumak o kadar da iyi bi fikir sayılmaz, ya da bazı kitaplar için de bazı kozmik zamanlar gerekiyor.   Kumlara uzanıp bir felsefe kitabını okumak sizi yalnızca yoracaktır...   Felsefe kitapları kışın okumalı fikrimce. Hemingway’se her yerde okunabilir.   Bilmiyorum, keyfinize bakın. Hatta bırakın bu işleri...   Birkaç gün için burayı okumaktan daha iyi planlarınız olduğuna eminim...   Mutluyken gelmeyin buraya...   Kırık bir anınızda beklerim, bu yazılar biraz efkârlı, biraz kederli, biraz bıkkın bir saatinizde size daha iyi hava verecektir...   Ne diyorum şimdi ben, boş verin, en iyisi vurup kafayı uyumak...   Çok yorgunum beni bekleme kaptan...   En iyisi şiir...   Şiir okuyun... ... Devamı

06 09 2010

yerlatından notlar 15: kurşun kalem kokusu

yerlatından notlar 15: kurşun kalem kokusu  |  görsel 1

O tuhaf ışık belirdi işte. Ağustos sonlarında havada garip bir ışıma başlar, gökyüzü solgundur, sanki üşümeye başlamıştır birden.   Okula başladığım ilk günleri anımsarım.   Nerede olursam olayım o tedirginlikle dolu kötü duygu beni bulacaktır.   Okulları hayatım boyunca sevmedim, her daim göğüs kafesimde bir sıkışmayla girdin o binalara.   Em korkunç kâbuslarım okullarla, sınavlarla ilgilidir.   Hep sınavları kaçırırım, otobüslere yetişemem, kalemim kırılır, kimse bana kalem vermez...   Bunun gibi yıllarca tekrarlayan düşlerim, sanki bir savaştan gelmişim, hala bağırarak uyanıyorum...     Rüzgârda akasyalar uçuşuyordu, başka bir dünyaya atmışlardı beni, göçer kuşlara bakıp onlardan biri olmayı diledim...   Heidegger’in dediği o büyük kaygıyı ben ilkokula başladığım gün yaşadım.   Üzeri kazılmış o tahta sıralar, dumanlı ışıkta uzayan toz sütunları, kurşun kalem kokusu, hışırdayıp duran kavaklar, mavi boyalı sınıf kapıları okulla ilgili belleğime kazınmış ilk resimler...   İlkokulda üç yıl boyunca bana ablamın eski önlüğünü giydirdiler. Arkadan bağcıkları vardı ve güneşten duman rengine dönüşmüştü. Bu önlük yüzünden kaç çocuğu perişan ettim kim bilir.   Ama sert, plastik yakalık fazlasıyla erkekti. Beş yıl boyunca o yumuşak kız yakalığını takmadım, boynumda sanki manevi yaralar bıraktı, çıkmıyor izleri...   Tıraşlanmış biçimsiz kafa, öğretmen korkusu, sert yakalık, dövdüğüm onlarca çocuk, kız önlüğü, akasya ağaçları, işte hepsi birleşti sonunda bir psikopat yarattılar benden...   Ama tek bir ne... Devamı

05 09 2010

yeraltında notlar 14: kırlangıçlar gibi...

yeraltında notlar 14: kırlangıçlar gibi... |  görsel 1

Akşam sahildeki caddede boyaların içinde sessiz bir adam, habire portre çiziyor...     Aşk, diyor önce aşk olacak, bana portre çizimi konusunda ilk nasihatlerini veriyor. Eğitim almamış, ilkokul birden beri portre çiziyorum, diyor. Kullandığı tekniği kendi yaratmış, ışığı değişik bir biçimde kullanıyor, farklı bir hava yakalamış, bu işe yıllarımı verdim diye de ekliyor.   Ne iş yapıyorsun, diye sorduğumda, yaptığı tek işin bu olduğunu söyledi. ‘Yazın fena değil ama kışın zorlanıyorum biraz.’   Yaşayıp gidiyorum işte, fazla şeye ihtiyaç yok, kırlangıçlara bak, işte öyle...   Ona kendi çizdiğim şeylerin olduğunu, portreden hiç çakmadığımı falan söylüyorum, getir bir bakayım, diyor, ama acımasız konuşurum, belki bir daha eline kalem alamazsın, diye de uyarıyor beni.   Olsun, diyorum, ben de sizin kadar aşk yok, anında terk edebilirim...   Arkamdan ağlayacağını da sanmıyorum...     * * *     Yine imza günü. Ünlü bir ilahiyatçı yazarımız, onun da herhalde otuz beş ciltten fazla yazmışlığı var.   Sermiş kitapları, elinde mısır onu kemiriyor. Kara bir gömlek geçirmiş sırtına, göbeğine kadar düğmeleri açık, bu ona kart pezevenk havası veriyor.   Bi kibir, bi kibir sormayın, sizinle konuşurken gözlerinize asla bakmıyor; kesip atmış, bütün cevaplar onda, buraya da lütfen gelmiş gibi bi havası var, biz zavallı fanilere bir iki şey öğretir belki...   Tuhaf bi göz rengi var adamın, zekâ ışıklarıyla dolu ama duygusuz bakışlar, duygusuz, soğuk, öfkeli...   Uzaklaşıyorum oradan. Arka bir sokakta kerhane tatlısı satan bir yer var, oraya yöneliyorum.   Kitaplardan bıkmışı... Devamı

05 09 2010

yeraltından notlar 13: kadınlar, sesler, melankoli

yeraltından notlar 13: kadınlar, sesler, melankoli |  görsel 1
yeraltından notlar 13: kadınlar, sesler, melankoli |  görsel 2
yeraltından notlar 13: kadınlar, sesler, melankoli |  görsel 3

Yüzlerce kemik parçası, birkaç litre kan, yağ, hormonlar, salgı bezleri, safra, dışkı, idrar, kaslar ve organlar; diğer yanda hırs, öfke, nefret, kin, şifa bulmaz şehvet, giderilmez haset, hiç bitmeyen keder, huzur bulmaz bir varoluş...   Bu mu insan? Ötelerde bişeyler olmalı...     * * *   Bir kadın gençken bir mucizedir...   İnanılmaz bir ışıltıdır. Bir erkek ona bakar ve kendinden geçebilir, doğal sarhoşluk sebebi...   Oysa yaşlı bir kadın artık başka bişeydir. Kadın değildir, başka bir cins, uzak bir tür...   * * *   Kadınlar örtündükleri anda güzeldirler. Giyinik bir kadın çıplak bir kadından her zaman daha hoştur.   Çıplakken tek bir kadın, giyindiğinde yüzlerce kadına dönüşür...     Ama saçlarını örten ve bir çuvala girmiş gibi giyinen kadınsa başka bir modanın etkisinde kalmıştır.   Bedenin amaç haline getirilmesi...   Teşhirdeki aşırılığın düşman ikizi...   Her biri zamanın insanın önüne bıraktığı aptal sosyal oyunlar...   Kılık kıyafetin veya çıplaklığın Tanrıyla hiçbir alakası yoktur.   Organlarımızın dinle hiçbir bağı yoktur.   Bedenin ne dini vardır ne de ahlakı.   Bedenin yalnızca içine atıldığın kuyudur...   * * *   Örtünmesi gereken tek kadın yaşlı kadındır...     * * *   Tuhaf bir melankoliye gömüldüm birdenbire... Işık soluyor ve ben dünyadaki o muazzam beyhudeliğe kapılıyorum...   Çocukluk anıları üşüşüyor beynime, sanki ömrüm bir sahil kasabasında geçmiş.   Oysa ne deniz kokusunun, ne dalga... Devamı

03 09 2010

yeraltından notlar 11: I am not normal

yeraltından notlar 11: I am not normal |  görsel 1

Siz normal misiniz? Evet mi, peki... Ne güzel.   Ben itiraf ederim ki kendimi otuzuma değin biraz tuhaf buldum.   Ama yıllar geçtikçe gördüm ki ve insanları tanıdıkça o kadar da anormal biri olmadığımı keşfettim.   Yine de çatlak, tuhaf, garip, kaçık, deli gibi sıfatları alnıma yemekten kurtulamadım.   Ben hep normal biri olmaya çalıştım. Bunu yaparken de komik durumlara düşebiliyorsunuz.   Nedir normalin ölçüsü?   Herkese benzemek... Bunun için çabaladım, yordum kendimi...   Ne gereği varmış yahu...   Sizin kendi hakkınızda verdiğiniz hüküm dışında başkalarının ne dediği önemli değil.   Normal biri olduğunuzu düşünüyorsanız öylesiniz, tersiyse de anormalsinizdir.   Belki en iyisi bir insanın kendini sevmesidir, normal ve uçuk taraflarınızla neyseniz onunla yaşamanızdır...   Her insanın kaçık yanları vardır ve bu normaldir.   Bazen akıntıya karşı yüzersiniz, bazen kalabalığın tersi istikamette bulursunuz kendinizi, herkesin sevdiği şarkıyı iğrenç bulabilir, herkesin evet dediğine hayır diyebilirsiniz, bütün bunlar sizi birilerinin gözünde anormal yapsa da aslında her şey yolundadır.   Önemli olan kendi şarkınızı söylemenizdir; kendi rüyanızın peşinde olmanız, varlığınızın özündeki Tanrıyı bulabilmenizdir... Başarmanız gereken diğer şeyler lafı güzaftır...   (Böyle bir cümleyi yazan adam aslında hiç de normal değildir arkadaşlar...)   ... Devamı

02 09 2010

yeraltından notlar 10: shark attack

yeraltından notlar 10: shark attack |  görsel 1

Çocuğun birine takıldım: Hiç korkmuyor musun?   ‘Niye abi?’   ‘Her an bir köpekbalığı saldırabilir!’   ‘Zaten saldırdı abi!’   ‘Hadi yaa!’ dedim, baltayı taşa vurdum sanırım, o benden de muzip...   Valla abi, dedi. Miami’de.   Eee!   Eeesi ucuz atlattım, bacağımda küçük bir yara izi var, bak şuramda...’   Yuh dedim, başka ne denir!     * * *     Elimde değil, denizde hep bir köpekbalığı bekliyorum, büyük beyaz! Onca filmden sonra doğal mı dersiniz, belki de...   Ama bakın böyle bişey olursa şaşırmayacağım, var gücümle kıyıya yüzeceğim, bekliyorum...       * * *   En çok ikindiyi seviyorum burada. Plaj tenhalaşıyor. Işık soluyor ve serçelerin işgaline uğruyoruz. Yerlere mısır taneleri saçıyorum. Az sonra aç kurtlar gibi dövüşecekler, ben bu çocukları çok seviyorum, ama çizecek kadar hiçbiri aynı açıda durmuyor, onların da zor bir hayatı var, bir yanda diğer savaşçılar bir yanda açlık, bir yanda taneler.   Bir gün daha bitiyor, milyarlarca günden sonra aynı şey, aynı bıktırıcı tekrar, ey güneş sıkılmıyor musun? ... Devamı

02 09 2010

yeraltından notlar 9: kadınlarımız okuyor abi...

yeraltından notlar 9: kadınlarımız okuyor abi... |  görsel 1

Kızımız Ayşe Kulin okuyor... Ülkemizde böyle bir güruh var. Ayşe Kulin, Elif Şafak okurlar. Ne zaman bir kitapçıya girsem kadınlardan bu isimleri duyuyorum. Bir de Ahmet Ümit denilen o kazma herif, kadınlar onun kitaplarını da çok soruyor, ‘affedersiniz ‘Bab-ı Esrar’ var mı acaba... ‘Ay şekerim İstanbul hatırası babı esrardan daha heyecanlı.’   Ayşe Kulin’i de Füreya diye bir kitabından tandı kadınlarımız.   O kitap onlarca baskı yaptı ama merak ediyorum, bir seramikçinin hayatında kadınımızı etkileyen neydi?   Erkekler de okudu ama ne, bunun anlamı ne.   Dün gece imza günü vardı sayın yazarın, harıl harıl imza atıyor.   Kuyruk almış başını gidiyor, caddeye taşmış...   Sana ne kardeşim diyorsanız, eyvallah, haklısınız, derim. Bana ne...   Yine de... Söylenmeden geçemiyorum.   Belki bütün halklar böyledir, ortalama bir insan her yerde aynı ama bu sıradanlık ne boğucu...   Herkes gibi olmak bir noktada mutluluk ama herkes gibi olmak çok yavan bir ölüm biçimi aynı zamanda...   Kitapçıya bir kız girdi, su gibi, rüya gibi bir kız, gerçek değil, ışıktan yontulmuş, masaya doğru gidip bir kitap soruyor: İşte dedim, kesin Heidegger’in bir kitabını arıyor, ya da Marsel Purust’u...   ‘Elif Şafak’ın aşk kitabı var mı acaba...’ ... Devamı

02 09 2010

yeraltından notlar 8: o eski yazlar...

yeraltından notlar 8: o eski yazlar... |  görsel 1

Her gün dubalara kadar yüzüyorum.   Deniz sonunda alışkanlık yapan bir sevgili sanki, ya da ayağınızın dibinde dolanan bir kedi, sevmeye başlıyorsunuz.   Yüzerken hafifliyor insan, tuzlu su ruhtan da bişeyleri eritiyor olmalı.   Gelip geçen tur gemilerine bakıyorum, akşam saati onların dönüşlerinden anlıyorum.   Gürültülü müzikleriyle az öteden köpüklere batarak gidiyor her biri...   Gün geçtikçe daha iyi bir yüzücü oluyorum. Zaten iyi yüzerdim ama denizle arama çok uzun yıllar girdi. Gerçi ben ırmaklarda öğrendim yüzmeyi, Marmara benim ilk kulaç attığım deniz, 18 yaşında bir haziran günü bir akrabamın yanında girmiştim.   Köyden gelmiş yabani bir çocuktum nerdeyse. Yabanıllığım asosyal bir tip oluşumdu, misafirlik benim için büyük bir problemdi, üstelik kızlarla dolu bir ev, F. Harikaydı, güzeldi ve yıldızlar kadar uzak.   Şimdi o aynaya baktığımda ne çok değişmişim, diyorum. İnsanlarla konuşamazdım ve çok çekingendim, hele de bir kızla, onların gözlerine bakmak, ne mümkün, gerçi hala çekinirim kadınların gözlerine bakmaya, onlar benim için hala büyücüdürler çünkü...   Yine de o delikanlıyı özlüyorum ben.   İnsanlar fazlasıyla sıkıcı şimdi, o zaman böyle düşünmezdim, herkesin ilginç bir tarafı var sanırdım, vardır belki ama ben artık o delikanlı değilim.   Kendimi yanlarında güvende hissettiğim, sakin sularında dinlendiğim bir iki insan vardı bir zamanlar, bu günse uzaktalar; biri göçtü, elbette ruhen ondan uzak değilim; biri Datça’da olmalı, diğeriyse bir çocuk, b... Devamı

01 09 2010

yeraltından notlar 7: ah bu rüzgar...

yeraltından notlar 7: ah bu rüzgar... |  görsel 1

Denizdeyken hep bir korku kaplıyor içimi...   Kendimi savunmasız hissediyorum. Suya her zaman bu duyguyla giriyorum. Ama ben zaten ömrümü korkuyla geçirmiş biri olduğum için buna şaşırmıyorum, dünya bana kırılgan ve savunmasız olduğumu hiç unutturmadı, güven duygusunu yitireli de çok yıllar oldu.   Bir akşam abim delirdiğinde yeryüzünün ne kadar tehlikeli bir yer olduğunu anladım.   O gün bir çivi çakıldı kalbime ve onu hala yerinden sökmüş değilim.   Deniz veya büyük nehirler çocukluğumun korkulu rüyalarının mekânı oldu birçok kere.   Niye bilmem! Deniz olan bir şehirde de büyümedim hem de.   Kâbuslarımda masmavi bir denizde buluyorum kendimi ve nefesim kesiliyor adeta.   Şimdi bomboş göğe bakıyorum.   Kâbuslar da çocukluğum da uzak ve sırt üstü suya yatıp Tanrım diyorum, ben nereye gidiyorum...   O, dalgaların sesiyle karşılık veriyor bana. Bir bozkır çocuğu olarak kasabaya gelen yabancı bir kıza sevdalanır gibi tutuluyorum bu sese...   Başka sesler de var, diğer yüzücüler, sevişen çiftler, çocuk çığlıkları, teknelerin motorları, bir de plajda onbeş gündür aynı bok çalıyor, orospu çocukları iki haftadır pislik gibi akıtıyorlar bunu müzik diye, bir keleş bulup alayını taramak istiyorum.   Bütün bu tantanada açıldığım zaman iyiyim sadece...   Şeytan diyor açıl, açıl, açıl ve dönme geriye...   Çaldıkları berbat şeyin dışında, bütün bu aptallığın dışında nadir iyi olan şey serçeler, bir de rüzgâr var...   Sırf bu güzel rüzgâr için burad... Devamı