Deli Günlük


5/12/2009 - bir öykü

Kategori: Hikaye

ORMANLARIN GÜMBÜRTÜSÜ
Ethem BARAN



 

Perdenin gerisinde beliren günün ilk ışıkları ile birlikte meşe ve gürgenlerin altında sarı düğün çiçekleri, çuha çiçekleri, yıldız yıldız orman laleleri mi açmıştı? Öyle olmalıydı. Defne ve nar ağaçlarının oraya doğru da mührüsüleyman, yılanyastığı ve sütleğenler…Bahar gelmişti demek. Kalkmalı.Yatakta doğruldu. Perde iyice ağarmıştı. Deniz ışığa boğulmuştur şimdi. Göz alıyordur. Bu ışığı kaçırmamalıydı. Çıkıp denizi uyandırmalıydı. Sonra dönüp ormana bakmalıydı şöyle aşağıdan yukarı. Ağaçlara bulaşan sis ağır ağır çekilmeliydi. Güçlükle kalktı. Yatağın, geceyi uykusuz geçiren ılıklığı odanın ağır ve yapışkan havasına karışıp pencerenin önüne birikti. Perdeyi aralayıp dışarı baktığında düşecek gibi oldu. Ne kadar çok ev yapmışlardı köye! Ortalıkta ne çiçek vardı, ne ağaç. Deniz, yüksek iki binanın arasından azcık, zar zor görülüyordu. Öylesine uzak, donuk, var yok arası gri bir renk…

“Hanım, gel hele, bir bak...”

Sesi pencerenin önünde kaldı.

Yorganın kıvrımları arasında olağanüstü bir uyumla kendini kaybettirmiş olan kedi, sabaha kadar uyuduğu yerden sünerek ayrıldı, ayaklarının dibine geldi. Adam, şöyle bir, gözünün ucuyla baktığı kedinin yaşlı olduğunu düşündü nedense. Bu hayvanlar kaç yıl yaşıyordu acaba? Köydeyken kedileri vardı, köpekleri de. Kaç yıl yaşamıştı onlar? Bunu hiç düşünmemiş olmasına şaştı. Yaşını tamamlayan kedi nasıl ölüyordu? Evin bir köşesinde, bir gece ölüp gidiyor muydu? Ev sahibi sabah kalktığında onun ölüsünü mü buluyordu? Böyle mi oluyordu? Yoksa evi terk edip gidiyor muydu bu hayvanlar? Peki nereye? Bir başka evin duvarının dibine, balkonunun altına, bir ağacın gölgesine, bir bahçe duvarının kuytusuna... nereye? Hiç kedi ölüsü görmemişti bugüne kadar; nereye saklanıp ölüyordu bu hayvanlar?

Kendisi buraya ölmeye mi gelmişti? Arkadaşları doğup büyüdükleri yerde, köylerinde ölmüştü ne güzel. O niye ölemiyordu? En son kim ölmüştü?

Rüzgâr ahşap evin çevresinde, denizden doğru, bir şeyleri buralardan söküp atmak istercesine esiyordu. Meşeler acıklı acıklı inliyordu. Birbirine değen dallarla iç içe giren yaprakların, saçı başı yolunan böğürtlenlerin, çalıların iniltileri, tahtaların arasından, pervazlardan odanın içine giriyor, evin çevresini dolanıyor, sonra gidip dalgaların öfkeli homurtusunun altında kalıyordu. Deniz hiç durmadan kaldırıp kaldırıp kendini kıyıya vuruyordu.

Adam kaç kez kalkıp iniltili pencerenin önünde oturmuştu. Kendi vücudunun iniltisi, yanında yatan, aslında uyumadığını bildiği karısının iniltisi ve dışarısı  ile içerinin iniltisi birbirine karışıyordu. Koyu, kopkoyu bir karanlıktı gördüğü. Ara sıra, aşağılarda, iyice aşağılarda denizin köpürüşünü görür gibi oluyordu kıpırdanan karanlığın içinde. Son zamanlarda, alışkın olduğu bu karanlığa acıtan, sızlatan bir yalnızlığın bulaştığını hissediyordu. Çocukluğunun, gençliğinin, annesi, babası, kardeşleriyle gülüştükleri günlerin, kendi çocuklarının cıvıltılarının, kızlarının gelinlik düşlerinin, oğullarının ele avuca sığmaz delikanlı hoyratlığının sindiği karanlıktı bu. Hiç bu kadar kendi başına kalmamış olan karanlık. Yalnızlığa bulaşmış karanlık. Kendi karanlığından korkan... Sonsuzmuşçasına. Çözülemeyen, ağarmayan. Sancılı. Değişmeyen. Her şey değişirken, değişmeyen. Meşeler, fındıklar, evin önündeki koca dut ağacı, geniş yapraklı incir, geride koca orman, aşağıda, ta aşağıda her gün yeniden dirilen kocamış deniz, köyün boşalmış, boşalıp tahta kalabalığının altında unutulmuş bir sessizlikte avunan terk edilmiş evleri, bacası tüten üç beş evdeki üç beş ihtiyar, kendi gölgesinden korkan köyün tek köpeği, bunların hepsi doğan günle batan gün arasında değişirken, inatla değişmeyen, tek sığınağı, tek dostu bildiği karanlık.

Sırtı üşüyünce tekrar yatmıştı. Karısı inlemeye devam ederken dışarının iniltisi kesilmiş, yerini atlayıp zıplayan bir tıpırtı almıştı. Denizin öfkesi dinmişti. Cama vuran damlalar ucu açık bir uykuya doğru yavaş yavaş çekmişti onu.

Gece yağmuru sabaha kadar yıkamıştı ağaçları. Kapıları çalındığında, kalın bulutların arasındaki bulabildiği boşluklardan, ıslanmış, alaca yeryüzüne bakmaya çalışıyordu güneş. Dürdane’ydi kapıdaki. Gecenin, karanlığın, yağmurun, perişanlığın içinden kendini güçlükle sıyırıp bu kapının önüne yıkılmış gibiydi. Hiçbir şey demedi. Adam ona baktı, o adama. Karısı indi o ara tahta merdivenlerden. O da konuşmadı. Çekilip gitmiş yağmurun sesi vardı sanki ortalıkta. Denizin susmuş uğultusu, camların ağlayan yüzü, yaprakların domur domur damlacıkları. Çamurlaşmış otların üşümüşlüğü.

Karısı içerden ceketini getirdi adamın; kendisi de atkısını aldı sırtına. Kapıyı kapatıp çıktılar.

Dürdane, kocasının soğuyan bedenine bakarak sabahı beklemişti. Olmayan sabahı. Dinmeyen yağmuru. Ağarmayan karanlığı. Bundan sonrasının nasıl olacağını hiç düşünmemiş olduğuna şaşmıştı. Gün ışıyana, yağmur dinene, deniz susana kadar beklediği hâlde şaşkınlığı geçmemişti.

Onların çit boyunca çamurdan kaymamaya özen göstererek gidişlerini gören bir iki ihtiyar daha göründü gıcırtılı kapıların önünde. Durumlarından olanı biteni anladılar; sessizce takıldılar peşlerine.

Cenaze evinde hepi topu beş altı ihtiyar ölünün başında kalakaldılar öylece. Nice sonra içlerinden biri Kur’an okumayı, bir diğeri de yukarı köyden gelen minibüsü bekleyip, şoföre haber vererek bir hoca ve cenazeyi kaldıracak birkaç adam bulunması gerektiğini söylemeyi akıl edebildi.

Çökelezin Kadir’in soğumuş bedeni, çevre köylerden gelen elden ayaktan düşmüş üç beş akranının yardımıyla toprağa verildiğinde, mısır tarlasının ortasındaki köhne evin ormana bakan odasındaki yatağın üzerinde Dürdane ondan kalan boşluğu okşayarak yaklaşan karanlığı bekliyordu.

“Çökelezin Kadir,” diye mırıldandı. “Öyle değil mi hanım, en son Kadir ölmedi mi?” Kendi sesinden ürktü. Hanımına seslenirken kediye baktığının farkında değildi. Kedi, sırtını kamburlaştırıp kuyruğunu dikerek bacağına sürtünüyordu. Sorusuna karşılık alamayışını umursamadı. Tekrar karşı binalara bakmaya başladı. Dün evin arkasındaki tarlayı ekmişti. Küçüktü ama karısıyla ona yetiyordu. Diğer tarlalar ormanlaşmaya başlamıştı çoktan. Meşe, fındık fidanları, eğrelti otları, böğürtlenler tarlayı yutmuş, geçit vermez olmuştu. Nicedir ekip biçtikleri yoktu. Evin önüne de dut ağacının oraya kadar mısır ekiyordu. Yazın çocukları, gelinleri, damatları, torunları tatile geldiklerinde, narların dibindeki yarısı yıkılmış eski ocakta közleyip yiyorlardı. O zaman, yani onlar geldiğinde, kuşlar dile geliyor, çeşmenin suyu dile geliyor; denizin üstünde, gündüzleri deli bir mavi, geceleri delimsirek bir lâcivert ışıklarla oynaşıyor, başka zaman ses vermeyen dipsiz karanlık, çocuk cıvıltıları, şen kahkahalar, çatal kaşık sesleri, keyifle tüttürülen sigara dumanlarıyla; eski çocukların gülünç anıları ve yaramazlıkları, yeni çocukların gürültülü afacanlıklarıyla dolarak uykuyu unutuyor; evecen bir güneş tavşan kanı çayların mis kokusunda dile geliyor; böcekler, sivrisinekler dile geliyor, hanımı dile geliyor, ansızın gençleşiyordu. Adam, “Gitmeyin!” diyordu oğullarına. “Gitmeyin!” Oğlanlar, mesai yılgını çizgili yüzleri, dumanlı gözleriyle, gözlerini kapatan tozlu kirpikleri, öne eğilen başları ve yutkunan boğazlarıyla susuyorlardı. Gelinlerden biri, “Ne yapalım gitmeyip de, evimiz, işimiz orada...” deyiveriyordu. “‹şte ev!” diyordu adam, “Ben size iş bulurum burada.” Gülüyorlardı. Dağ taş, orman, deniz, kuşlar, ağaçlar, torunlar, gelinler gülüyordu; oğlanlar başlarını yana sallıyordu. ‹şte o zaman, her şey değişirken değişmeyen gece gelip çörekleniyordu yanı başına. Ağaçlar sisi omuzlayıp kaldırıyordu. Deniz çıldırıyordu. Eşikte durup, köyü yutan karanlığa, karanlığın yuttuğu sessizliğe, sessizliği bitiren yağmura, doğan güne, günün uyandıramadığı köye, köyün can çekişen evlerine, güneşin batıp gidişine, gecenin aynı biçimde aynı yere gelişine bakıyordu. Karısı içeri sokamıyordu onu. Bahaneler icat edip kasabaya inmesini söylüyordu. Adam, kasabaya indiğinde, gölgesini, aşınmış, topraklaşmış kaldırımlarda sürükleyip, kahvelerin tahta iskemlelerinde, dumanlı camlarında, tanıdık yüzlere rastlayamadığı masalarında gezdirerek pazar yerinin cıvıltısı azalmış durgun kalabalığında söndürüyordu. Sonra yine eşikte buluyordu kendini. Bazen ayakta, bazen oturarak saatlerce, günlerce, aylarca köyü seyrediyordu. Karısının çeşmeden su getirişini, ormandan odun toplayışını, hamur açıp, kendi gibi yaşlı iki komşu kadınla ekmek yapışını izliyordu. Kimi ‹stanbul’a oğlunun kızının yanında kalmaya yarı gönüllü, kimi de hastane, doktor diyerek zorunlu gittiğinden köyde kalan iki yaşlıdan biri olan Cavlak Sabri’yle yıllardır konuşmadığı, muhtar da onun suskunluğu karşısında daha fazla dayanamayıp bir süre sonra savuştuğu için, çaresiz, her sabah, önce defne ağacındaki kuşları uyandırıyor, şöyle bir aşağıdan yukarı ormana bakarak ağaçlarla konuşuyor ve hiç zaman kaybetmeden kuşlarla birlikte denizi uyandırmaya, yalçın kayalıkların oraya, tepeye gidiyor, sonra gelip eşiğe dikiliyordu.

Tıpkı şimdi olduğu gibi. Kedi hâlâ -kuyruğu havada- ayağının dibinde, eli araladığı perdede; iyice saydamlaşmış, donuk bir deri hâline gelmiş, güçsüz, hantal eli... Ne kadar ağırlaşmıştı elleri, ayakları, bedeni. Bir de kemik erimesi var diyorlardı. Nasıl erimeydi bu? Öyle olsa bu eller bu kadar ağırlaşır mıydı? Köyde böyle değildi bu eller. Böyle yabancı değildi.

Bütün gün odasında, yatağın içinde oturuyor, ellerine bakıyordu. Ellerini dinliyordu; ellerinin ona anlattıklarını... Evin onarılacak yerlerini, kırılacak odunları; babasının, anasının mezarlarını... Ot bürümüştü mezarları. Duvarı yıkılmıştı. Oradaki çalıları, fidanları, otları temizlemeliydi. “Beni de, ananızı da oraya gömün,” diyordu akşamları oğluna. Oğlu susup yutkunuyordu. Yapılacak bir dolu işi olduğu hâlde buraya getirdikleri için kızıyordu. Odanın içinde büyüyen sessizliğe, büyüyen geceye; gecenin ışıklarla delinerek bir türlü gerçek karanlığa ulaşamayan karanlığına; gece uzadıkça, sabah uzadıkça uzayıp yatağa, odaya, geceye, karanlığa sığmayan, uzadıkça sızlayan, zonklayan ellerine kızıyordu. Akşamları oğlu işten gelince evdeki sesler çoğalıyor, ev hareketleniyordu. Televizyondaki anlamadığı görüntüler, birbirinin üstüne binip iç içe giren netleştiremediği sesler beynindeki uğultuyu çoğaltıyordu. Kendisine seslenildiğini, bir şey sorulduğunu nice sonra, dudaklarından, karşısına geçip bağırmalarından anlıyordu. Bazen konuşacak oluyor, ağzından ses çıkmadığını anlayınca şaşkınlıkla bocalıyordu. Köydeki birilerini soruyordu oğluna, konuşmaya, sohbete susamış kıpır kıpır bir heyecanla. Torunu, “Ben nerden bileyim dede, babama sor, sen beni gene karıştırdın,” diyordu. Oğlunun bazen çocuk, bazen büyük olmasını bir türlü anlayamıyordu. Zaman ne kadar çabuk geçiyordu. Ya da niye hiç geçmiyordu! Odasında bütün gün oturup baharın gelmesini bekliyordu. Bahar kısadır, gençlik gibi. Çabuk geçer, hemen yaz gelir. “Yaz gelsin, havalar ısınsın gideriz köye baba...”

Bir gün oğlu odasına gelmişti. Yanına, yatağın üzerine oturmuştu. Sarılıp başını göğsüne çekmişti. Saçlarını okşamıştı. Sarsıla sarsıla, hıçkıra hıçkıra ağlamıştı. “Babam benim,” demişti, “babam...” Elleri, kopasıca elleri yerinden kalkmamıştı ki oğluna sarılsın.

“Niye getirdiniz bizi buralara oğlum, köyümüzde bıraksaydınız ya...” diyebilmişti yalnızca.

Oğlu sımsıkı sarılmıştı ona.

“Köyde bir bardak su vereniniz mi var baba, ölseniz haber verecek biri...”

Sonrasını hatırlamıyordu. Sonra ne olmuştu? Ne zamandı? Dışarda kar mı vardı?

Gece yarıları kalkıp balkona çıkıyor, iki bina arasından görünen bu uzak denize bakarak köyün o sessizliğini, rüzgârını, denizin uğultusunu, karanlığın korkutucu, ürpertici güzelliğini arıyordu. Bahar gelmişti ama şehrin bundan haberi bile yoktu.

Geçenlerde, berbere gidiyorum diye evden çıkmıştı. fiu karşıdaki yüksek iki binanın arasındaki sokaktan aşağı inip demiryolu köprüsünün altından geçtikten sonra bulanık denizin kıyısına inmişti. Karşıda adalar belli belirsiz. Deniz vurdumduymaz. Üstünde paslı gemiler. Kendi denizinden gemi geçmezdi ama o böyle ölü de değildi. Gece gündüz kıpır kıpır, köpüklü, hırçın, konuşkan. Bir çay bahçesine oturmuştu. Çay söylemişti. ‹şte bu eller, bu lânet olası eller bir bardağı kaldırmayı becerememişti. Evde yemeği de döküyordu. “Odama getirin yemeğimi,” demişti, “çocuklar tiksinmesin.” Oğlu başta karşı çıkmış, sonra seslenmemişti. Karısı diğer oğlunun evindeydi. Ne zamandır onu da görmemişti. O olsaydı yanında... Hiç olmazsa. Çekip çevirirdi onu. Bakardı. Garson devrilen bardağı almaya geldiğinde, “Biliyor musun, ben askerliğimi denizci olarak yaptım,” dedi. Garson anlamaz gözlerle bakıyordu. “Sahil çocuğuyuz diye denizci yazmışlar; gemide yaptım, ama yüzme bilmezdim.” Garson bardağı almış gidiyordu. “Keşke öğrenseymişim...” Mırıldanmıştı kendi kendine: “Meğer hiçbir şey öğrenmemişim; nasıl yaşanır, nasıl ölünür...”

Kıyıdaki taşların üzerine oturmuştu. Yosunlu, kara taşlar. “Sizin kafanız rahat tabii, bu uyuz deniz geceleri bile dövmüyordur sizi.” Ses veren olmadı. Kimse konuşmuyordu zaten onunla. Kalkıp denize sırtını dönerek yürümeye başladı. Geniş caddeden karşıya zor geçti. Karşıdan gelmekte olan bir taksiyi durdurup bindi. “Sür,” dedi. Evin önüne gelince indi, “Sen burada bekle, bavulumu alıp geliyorum,” dedi şoföre. Bedenine can gelmiş, ayakları, elleri kuş gibi hafiflemişti. Merdivenleri soluk soluğa çıktı. Kapıyı pürtelâş çaldı. Gelini onu o hâlde görünce neye uğradığını bilemedi. “Bavulumu ver, ben gidiyorum; annenin adresini de bir kâğıda yaz ver!”

Sonra kendini odasında, yatağının üzerinde, kucağındaki kediyi okşarken bulmuştu. Yüreği hâlâ kuş gibi çırpınıyor, bacakları titriyordu. Bir kadın evin içinde bağırıp geziniyordu. “Baba sen deli misin? Ne köyü, ne gitmesi?” Bu kadını bir yerlerden çıkaracak gibi oluyor, hatırlayamayınca vazgeçiyordu. “Sen kimin kızısın yavrum, kimlerdensin? Oğlum nerede? Ben köye gidiyorum, ona kasabadan iş bakacağım. Sonra o da gelecek. Gelin nerede?” Kadının sesi yükseliyordu. “Buradayım işte baba, tanımadın mı? Benim, ben...” Torunları oldukları yerde zıplamaya başlıyorlardı. “Dede, ben kimim? Beni tanıdın mı dede? Hah hah ha...”

Kadın odaya girdi.

“Uyandın mı baba?”

Ardından bir çığlık yükseldi.

“Baba ne yaptın? Bu topraklar ne?”

Adam, saksılardaki toprakları odanın her yerine gelişigüzel serpmişti. Topraksız kalan çiçekler duvarın dibinde ölmeyi bekliyordu.

“Evin arkasındaki tarlayı ektim,” dedi. “Annen de evin önündeki tarlaya mısır ekecekti. Ne yapmış, bitirmiş mi?”

Kadın olduğu yerde donup kaldı. “Annem öleli iki ay oldu,” diyemedi. “Ölürken, senin resmini göğsünün üstüne koydu, okşadı okşadı. Aylardır konuşmuyordu. O gün ilk kez konuştu, ‘yüreğim yanıyor’ dedi, başka bir şey demedi.”

Adam kediye baktı, “Gel,” dedi.

Balkon kapısını açtı.

 

ethembaran.com  yazarın resmi web sitesi

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : ethem,baran,ormanların,gümbürtüsü

2/12/2009 - kayıp kuşun külleri - Fatih PARLAK

Kategori: Hikaye

Aslında öyküye şöyle başlayacaktım: Sizlere iki büyük kötü huyumu itiraf etmek istiyorum, özel hayatın gizliliğini ihlal etme tutkumu ve bana ait olmayan eşyaları kurcalama hırsımı. Bu tutku ve hırsın nerden kaynaklandığını ve nasıl başladığını düşünürken tam, yine çocukluğumda buldum kendimi. Ve o müthiş ev, hâlâ gizemli, meçhul anılarıyla canlanıverdi zihnimde.

Çocuk aklımla sormuyordum da zaten; bunların evi niye böyle boş, tozlu, sessiz sakin? Kanepelerin, koltuk takımının, sadece televizyonda görüp de tanıdığım gramofonun, yine bizim evde olmayan renkli televizyonların üzerleri niye hep böyle beyaz çarşaflarla örtülü?

 

Eve, sürekli oyun alanımız olan, acıktığımızda yer elmalarını söküp-yiyip çöplerini yola savurduğumuz çiçekli bahçenin arka tarafından -kiremitlerle, kışın yakmak için, asıl olarak da kırık tuvalet penceresini saklamak için istiflenmiş odunlarla sarılı gizli bölmeden- giriyorduk. Kırık tuvalet camı zamanla açık tuvalet penceresine dönüşmüştü zaten. Bunu bizden başka kimse bilmiyordu. Çünkü öğrenirlerse; ailelerimizin haşarılıklarımıza bir önlem almak için davranacaklarını kestirebiliyorduk. Evden çıktıktan sonra kiremitlerle, bez parçalarıyla tekrar gizliyorduk pencereyi. Daracık yerden girebilmek uğruna çizdiğimiz, yaraladığımız el-kollarımızı akşam yemeklerinde saklıyorduk büyüklerimizden.

 

Almancıymışlar. Galiba adamın burada da bir karısı varmış. Bu ev onun içinmiş. Adam bura doğumlu olduğu, güvenebileceği komşuları bulunduğu için evi emanet bırakır, yazları gelir, hediyeler getirir, komşularla hasbihâl eder, yer içer, yedirir içirir, tekrar gidermiş. Mişli konuşuyorum, çünkü tam bu yazları, ben de memleketimize gidiyor; anneannemlerin evinde kalıyor, dedemin bakkal dükkânında çıraklık yapıyordum. Bu yüzden bu evde kimler yaşar,  hikâyeleri nedir tam olarak bilemiyordum hiçbir zaman. Belki de bu yüzden yazıyorum ya şimdi tüm bunları. Evet evet, o kadın sevgilisiydi aslında bu adamın. Annemlerin, bu evle ilgili yönelttiğim her soruya çekinerek, baştan savma cevap vermeleri bu yüzden olsa gerekti.

 

Fotoğraf albümü sorularıma tam olarak cevap vermiyordu. Bir gün Memet, Suat ve Betül’den habersiz tek başıma girmiştim eve. Girerken epey zorlanmıştım. Bu sefer arkamdan tutan, itekleyen, kısacası yardım eden biri olmadığı için her bir tarafım çizilmişti. İşaret parmağım da pervazdaki cam parçacıklarından birine takılmış, kanamıştı. İlk işim, bir pamuk veya yara bandı aramak olmuştu bu yüzden. Mutfağa korka korka girmiştim, çünkü Memet mutfakta farelerin dolaştığını söylemişti. Sessizlik ve karanlık bir çocuğu korkutmak için yeter nedenlerdi zaten. Fareye rastlamamıştım ama iki küçük hamamböceği elektrik düğmesine bastığım anda kaçıvermişti dolabın altına. Hâlâ karanlıktaydım gerçi. Evde elektriklerin açık bırakıldığını sanmak yine çocuk aklına yakışan bir düşünceydi. Mutfağın perdesini aralamak ise sadece ortamın loş olmasını sağlamıştı. Çünkü bu pencereyi de araba garajı gölgeliyordu. Bu bir bakıma iyidi de, kimse evde bir hareketlilik olduğunu göremeyecekti. Dolabı açtım. Boştu. Sadece kapalı bölmede bir paket erimiş Alman çikolatası, açılmış bir pakette de şekerleme vardı. Çok merak ettiğim bu Alman şekerlerinden birkaç tane birden atmıştım ağzıma. Yara bandı veya pamuk bulamamıştım.

 

 Salona geçtim. Televizyonun üzerindeki beyaz örtüyü çekip parmağıma tuttum. Kan beyaz bezin üzerinde aniden yayılınca korktum. Hem durumumun kötü olabileceğinden hem de arkamda büyük bir iz bırakmış olma ihtimalinden Bezi yere bırakıp sol işaret parmağımı ağzıma tuttum. Yaladım. Kan pıhtılaşmaya başlayınca televizyon masasının ortasında duran albüm çekmişti dikkatimi.

Fotoğrafları tek tek çıkarıp pencere ışığında inceliyordum. En çok bir adam vardı resimlerde. Bu adam işte o adam olmalıydı. Göbekli, kısa boylu, kirli sakallı bir adam büyük bir kamyonun önünde gülerek duruyor. Başka bir resimde bir sağında bir solunda iki kadın. Bazı resimlerde de sadece yollar, ağaçlar, yabancı yazılı dükkânlar var. Birinde de adam masada oturuyor, elinde beyaz su dolu bir bardak, omzunda bir kadın eli. Fotoğrafların arkaları niye hep kara, bilemiyorum.

O gün evden çıkarken bu kadınlı resimlerden birini ve tetris denilen bir oyuncağı yanıma almıştım. Bir gün misket oynarken cebimden düşüp, nasıl olduysa kaybolan fotoğraf, bir zaman sonra mahallede bu evle ilgili yapılan dedikoduların artmasına sebep olmuştu. Tetris o zamanlar çok nadir bulunan pahalı bir oyuncaktı. Mahallede sadece ‘Hac’ahmetamca’nın oğlu Kerim’de vardı. Kimseye göstermeden, sesini kısıp, akşamları yatağın altında ve okul dönüşleri kavakların orada oynuyordum.

Şimdi bu öyküde bir de,  mavi gözlü sırma saçlı küçük bir kız vardı, bizim Memet’in âşık olduğu. Gerçi aşk bizim için üç harfli bir kelimeydi o zamanlar. Babalarımızın, bir kızla bir erkek burunlarını tokuşturuyor diye değiştirdiği kanallardı aşk. Ben hiç görmemiştim bu kızı, adını da hatırlamıyorum zaten. Memet anlatıp dururdu. Bir gün bu kızı Betül’ün aracılığıyla kavakların oraya çağırmışlar. Betül’le Memet şimdilerin kanka dediği türden iki arkadaştı o zaman. Nihayet kızla baş başa kalınca Memet, herkesin hatırlayınca tebessüm ettiği şu garip diyalog geçmiş aralarında.

 

-Sen niye hep yabancı konuşuyosun? Sen Türk müsün Alman mı? Senin saçların niye çok sarı?

-Deutsch ben.

- Alman mısın! O zaman aşkımız bitti. Güle güle. Yabancıyla aşk olur mu? Ben seni Türk sanmıştım.

 

Okuldan döndüğüm günlerden biriydi yine. Şu tetris denilen şeyden sıkılmıştım. Yeni heyecanlar yeni oyuncaklar arıyordum. Hevesim kursağımda kalmamalıydı. Aklıma tuhaf fikirler geldiğinde hep yaptığım gibi gözlerimi kısıp başımı öne eğiyor, olacakları kestirmeye çalışıyordum. Bu sefer tedbirli olacaktım.

Şimdi, bana bir çakmak, bir mum, birkaç tane de gofret lazım. Amcamın katlanabilir tahta metresi… Ekmeğimin arasına da biraz peynir koysam iyi olur. Beslenme çantam hazır. Anne! Ben Suatlara ders çalışmaya gidiyorum.

 Sallana salana çıkıyorum evden.

Bahçeye gire çıka yoksullaştırdığımız erguvan ağacının çiçeklerinden bir demet yapıp elime alıyorum. İçerdeyim işte. Perdelere dokunmuyorum. Mumu yakıp masanın üzerine dikiyorum. Erguvan demetini de vitrinde duran boş bir kalemliğin içine yerleştirip masaya alıyorum. Hoş bir koku var şimdi havada.

Üzerindeki çarşafı çekip tekli koltuğa oturuyorum. Beslenme çantamdan taşınabilir kasetçaları çıkarıyorum. Düğmeye basıyorum. Bu kız beni görmeeeli bana kazak örmeeeli… Kalkıp onu da masaya koyuyorum. Ses ayarını düşürüyorum.

Yerdeki dantelli televizyon örtüsünün üstüne ışıklı spor ayakkabılarımla bastığımı fark ediyorum. Bunu annem görse beni gebertebilir.  Kafamı kaldırdığımda vitrinin orta bölmesine sıkıştırılmış, çeksen çıkaramayacağın bir görüntüyle duran ‘Meydan  Larousse’larla karşılaşıyorum.

Katlanabilir tahta metreyi açıyorum. Dışarıdan, sigara kağıdı, misket, birdirbir oynayan çocukların kavgaları, tüp arabalarının anonsları, patates soğan biber satan arabacıların bağırışları duyuluyor. Metre elimde tam işe koyulacakken, seslere biraz sonra, keçiboynuzu ve kırık leblebi satan adamın sesi de karışınca evden çıkmaya yelteniyorum. Kararsızlıktan sonra boş verip işime dönüyorum. Yatıveriyorum yere. Metreyi en köşesinden başlayıp sokuyorum koltuğun altına. Bu, kendi evimizde de üç beş ayda bir yaptığım ‘cansıkıntıgidericiuygulamalar’dan birisidir. Metreyi yavaşça kendime paralel çekiyorum. Küçük sürprizler diziliveriyorlar halının kenarına. Üzerlerine topluca bir kez üflüyorum. İki adet metal para, bir adet açılmamış ‘tipitip’, pembe kokulu silgi, iki ucu açık kurşun kalem, hesap makinalı kol saati… Bu işlemi evdeki diğer koltuk ve kanepe altlarına ve yatak odasına da uyguluyorum. Ve de evdeki tüm dolap, çekmece, çanta ve bölmeleri kurcalıyorum. İlgimi çeken her şeyi salonun ortasındaki masada topluyorum. Küçücük bir telefon defteri (00’larla başlayan numaralar), kutu içinde kızmabirader, banka logolu tır şeklinde kumbara, üzerinde deve resmi olan boş bir sigara paketi, iskambil kâğıtları, filmlerdeki banka soyan hırsızların başına geçirdiği kadın çoraplarından bir teki ve çıkarken yanıma aldığım yeşil deri kapaklı bir ajanda.

Şimdi gelelim iç kapağında büyük harflerle ‘HATIRA DEFTERİM’ yazan bu ajandaya. Sağında solunda anlam veremediğim numaralar, almanca olduğunu tahmin ettiğim adreslerle dolu bu defteri, uzun düşüncelerden sonra önemli olduğu sonucuna vararak, ertesi gün, içeriye girmeden -komşuları İfagathanımlara yakalanma korkusuyla- tuvalet penceresinden aşağıya bırakmıştım. Ama, ikişer üçer sayfa arayla, büyük boyutlarda eğik olarak, fakat okunaklı bir şekilde yazılmış yazıları, okulda öğretilen atasözleri ve deyimlere benziyor diye ilginç bularak hayat bilgisi defterimin arka sayfalarına kopyalamıştım. O hayat bilgisi defterim şimdi hâlâ elimin altında olsa kim bilir ne heyecanlar içinde olurdum. Çünkü o defteri ben yazları günlük tutmak için de kullanıyordum. Kendimce, erkek olduğum için -daha o günler muzipliğim yerindeymiş- saygılı günlük diye başlıyordum hep. Neyseki o adamdan aktardığım birkaç cümle hâlâ aklımda. Hâlâ aklımda, çünkü zaman bana şunu gösterdi ki, insanlar nerede ne şartlar altında yaşarsa yaşasınlar, hayat hakkında kurdukları büyük cümleler bir yerde benzeşiyor.

 

‘’Gitmek mi zor kalmak mı zor?’’

‘’Yıllarca onu aradım, buldum, bekledim, benim oldu. Aslında hiç yokmuş!’’

‘’Yaşayabilmek o kadar zor ki…’’

‘’Hayat bana şunu öğretiyor: Her şeye alışırmış insan!’’

 

Ödevime yardım etmesi için defterimi babama götürmüş babam buna benzer cümleleri görünce bunları benim mi yazdığımı sormuş ‘evet ne var ki’ cevabını alınca da gerinerek söylenmişti. ‘’Valla büyük adam olacak hanım bu çocuk! Baksana bizim yaşadığımız şeyleri nasıl da anlıyor bu yaşta.’’

‘’Hem o zamanlar ekmek aslanın ağzında’’ydı. Sadece ağzındaydı. Hani şu uçurtmayla geleceğe mektup gönderip, serum lastiğiyle sapan yapılan yıllar. Ha yeri gelmişken, ben hiç uğraşmamıştım öyle lastikle falan. Bilal’den ödünç aldığım sapanı kullanıyordum. Ve söylentiye göre Bilal, vallahi senin sapan kaybolmuştu.

 

Özel hayatın gizliliğini ihlal etme tutkum bir süre sonra yerini ‘görünmeyenin ardındaki sır’ gibi garip inanışlara ve uğraşlara bıraktı. Kol saatlerini, masa saatlerini, duvar saatlerini, el fenerini, radyoyu, çerçeveyi, fotoğraf makinasını kucağıma alıyor; arkalarını çeviriyor, kapaklarını açıyor, dişlilerle, manyetiklerle, metallerle uğraşmaktan büyük zevk alıyordum. Bana alınan oyuncaklar bu işlemlerden dolayı en fazla bir hafta içinde kullanılamaz hâle geliyordu. Bu davranışım bilindiğinden, akrabalarım, arkadaşlarım; oyuncaklarını, kendilerine verilen hediyeleri ve benzer küçük değerli eşyaları bana göstermekten özenle kaçıyorlardı. Küçük oyunlarımdan biri de annemle oturmaya gittiğimiz komşularımızın, akrabalarımızın evlerindeki duvar saatlerinin pillerini çıkarıp zamanı durdurmak -bakalım insanlar zamanın durması gibi bir durum karşısında nasıl bir duruş sergiliyorlar?- ve böylece uzaktan kumandalı arabamın enerji ihtiyacını karşılamaktı.

 

(Yalnızlıktan hoşlanmamın, özel hayatların, eşyaların gizemine merak salmamın, başkasının eşyalarına dokunabilme tutkumun; kapalı mekânlara; çatı katlarına sığınma güdümün, agorafobimle bütünleştiğini yıllar sonra kavrayacaktım.)

 

Dayımı felakete sürükleyen kırtasiye yangınından arta kalanlara merakım ise -tüm engellemelere rağmen- hayatın bir başka yönünü görmeme vesile olmuştu. Bir gün bahçemizdeki vişne ağacına dayalı duran tahta merdiveni var gücümle ters yöne çevirmiş ve kendimi, sıkıcı taşra gecelerinde hayallerimi süsleyen, merakımı kamçılayan çatı aralığında bulmuştum. Oldukça tozluydu. Ve karanlık. Fakat baca boşluğundan giren güneş ışığı tam da maziden kalanların üzerine vuruyordu. Kimi siyah, kimi beyaz büyük torbalar, ağızları saçaklanmış çuvallar. Ellerimi içlerine atmamın pek fayda getirmediğini anlamamdan sonra hepsini kıçlarından tutup ters çevirmiştim. Yıllar önce dayımın kendini yollara vurmasına neden olan yangından; belki hâtıra, belki bir gün bir işe yarar, belki de, ‘ne bilelim işte dursunlar orada öylece’ denilerek bırakılmış kırtasiye malzemeleri yığılıvermişti önüme. Gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Gözlerimin fal taşı gibi açıldığını belki ben görememiştim ama, amcamım -Korali’nin, mahallelinin gözbebeği taklacılara bir sahip çıkamadı diye verilmişti bu lakap- yıllar önce çaldırdığı güvercinlerden birinin, SevTap’ın, omzumda türemesi, kıpırtısız, çakır gözleriyle gözlerimi süzmesi, birbirimizin birbirimize bakarak; şu anda, değil mahallede, değil şehirde, değil dünyada, evrende dahi tek biz varız ve bunu bir tek sen ve bir tek ben biliyorum düşüncesinde birleşmemiz, benim hayatın bir başka yönünü daha görmemi sağlamıştı: Ben nereye, nasıl bakarsam, hayat öyleydi. Böylece gözlerimin faltaşı gibi açıldığı bir önceki anı, gözlerimle değil ama kalbimle yakalamıştım. Ve tüm kalbimle bir gerçeği daha kavramıştım. Ben başka bir ben’dim. Hiçbir zaman herkes gibi olamayacaktım. O andan sonra da kalemler, silgiler, not defterleri, makbuz koçanları, dosyalar, zarflar figüratif birer öğe olmuşlardı benim için. Hayatın eşyaların üzerine sinen anlamları… Evet, dayım delirmişti. Küflü, isli, nemli, yanık eşyalar…

Çatıdan indikten sonra amcama, Korali’ye ait sigara kâğıtlarını, gazoz kapaklarını, misketleri evimizden çıkarıp yerine koymuştum. Amcam buna çok sevinecekti. Bense bundan sonra amcamın ışıldayan gözlerine her bakışımda, anlatamayacağımı sandığım bir hikâyenin başlangıcında buluyordum kendimi.

 

 

not: Fatih Parlak 22 yaşında. Hikaye yazıyor, deneme de... Sıkı Kafka hastası.  

        

 


Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : fatih,parlak,hikaye

27/11/2009 - Emily için bir gül... Wıllıam Faulkner

Kategori: Hikaye

Bekar bayan Emily Grierson ölünce, tüm kasaba cenaze törenine katıldı, erkekler yıkılmış bir abideye gösterdikleri bir tür bağlılık ve saygıdan, kadınlarsa daha çok evin içini görme merakından cenazeye katıldılar. Son on yıl içinde evin uşağı, bahçevanı ve aşçısı dışında kimseyi görmemişlerdi.

Bir zamanlar en seçkin caddemiz olan sokakta, yetmişlerin ağır, parlak tarzında, kubbeli dekorasyonlu, sivri çatılı, yuvarlak balkonları olan, vaktiyle beyaza boyatılmış, büyük bir evdi. Fakat pamuk ayıklama makineleri ve garajlar, çevredeki en saygın kişilerin evlerini bile bozmuştu, sadece Bayan Emily'nin evi kalmıştı ki, o da göz zevkini bozan benzin pompaları ve pamuk vagonlarına karşın, inatla ve koketçe yavaş yavaş çürümekteydi. Ve şimdi Bayan Emily de Jefferson muharebesinde ölen kimi rütbeli, kimi isimsiz Konfederasyon ve Birlik askerlerinin arasında, beton mezarlıkta yatan diğer saygın isimlerin temsilcilerinin yanına gidiyordu.

Bayan Emily, sağlığında kasabalılar için adeta miras kalmış bir gelenek, görev, bir çeşit yükümlülüktü;1894'de, zenci kadınların önlük giymeden sokakta dolaşamayacaklarını ilan eden belediye başkanı Albay Sartoris, kadının babası ölünce, onu vergiden muaf tuttuğu günden beri böyleydi. Bayan Emily böyle bir ianeyi kabul etmeyeceği için de, Albay, kadına babasının vaktiyle kasabaya kredi verdiğini ve kasabanın bu krediyi iş icabı bu şekilde ödeyecekleri yalanını uydurmuştu. Ancak Albay Sartoris gibilerin nesli ve düşüncesi böyle bir yalan uydurabilir ve ancak  bir kadın bu yalana inanabilirdi.

Daha çağdaş fikirlere sahip bir sonraki nesil, belediye başkanı ve ihtiyarlar heyeti olunca, bu düzenleme biraz sıkıntı yarattı. Senenin başında kadına bir vergi ihbarnamesi yolladılar. Şubat ayı geldi ama hiç cevap yoktu. Kadına müsait bir zamanda, şerifin ofisine uğraması için resmi bir mektup gönderdiler. Bir hafta sonra belediye başkanı bizzat kadına yazarak, uğramasını veya araba göndermeyi teklif etti, nihayet solmuş mürekkeple yazılmış bir notla kadın artık evinden hiç dışarı çıkmadığını yazmıştı. Vergi ihbarnamesine ise hiç değinmemiş, ilişikte göndermişti.

İhtiyar Heyeti üyeleriyle özel bir toplantı düzenlediler, bir temsilci heyeti kadının kapısını çaldı, sekiz ya da on yıl önce, porselen boyama dersleri vermeye son verdiğinden beri evi kimse ziyaret etmemişti. Yaşlı zenci uşak onları iyice karanlığa uzanan merdivenlerin bulunduğu, loş antreye aldı. İçerisi oturulmaya oturulmaya rutubet, toz ve küf kokuyordu. Zenci uşak onları salona buyur etti, burası ağır, deri koltuklarla döşenmişti, zenci uşak bir pencerenin perdesini kaldırınca, derilerin yırtıldığını fark ettiler ve oturunca, güneş ışığında toz zerreleri havaya uçuştu.  Şöminenin önünde duran resim sehpasında, Bayan Emiliy'nin babasının altın yaldızlı çerçeveli, karakalem bir portresi duruyordu.

Kadın içeri girince hepsi ayağa kalktılar, siyahlar giymiş, tombul, ufak tefek bir kadındı, altın kaplamalı başlığı olan, abanoz bir bastona dayanıyordu, elbisesinin üst kısmından uzanan ince, altın zincir, kemerinde kaybolmuştu. Çok ince kemikli bir kadındı, bu yüzden bir başkasında şişmanlık olabilecek şey onda sadece tombulluk olarak duruyordu. Sanki uzun süre suda kalıp, şişmiş, solgun gözlerle onlara baktı, yüzündeki kırışıklıklar arasında kaybolmuş gözleriyle, sanki hamur içine preslenmiş bir çift kömür gibi, bir o ziyaretçiye, bir öteki ziyaretçiye bakarken, misafirler geliş nedenlerini belirttiler.

Adamlara oturmalarını söylemedi, öylece kapıda durup, konuşmasını bitirene kadar sözcüyü dinledi, sonra göremeseler de, altın zincirin ucundaki saatinin tiktaklarını duydular.

Sesi kuru ve soğuktu. " Jefferson'da hiç vergiye tabii değilim, Albay Sartoris bunu bana izah etti, belki biriniz kayıtlara bakarak tatmin olabilirisiniz" dedi.

"Fakat biz biliyoruz, bizler şehrin yetkilileriyiz Bayan Emily, şeriften imzalı bir ihbarname almadınız mı?"

"Evet, bir kağıt aldım, belki kendisini şerif addedebilir...Jefferson'da  vergiye tabii değilim"

" Fakat kayıtlarda bunu gösteren hiçbir şey yok, bizler..."

"Albay Sartoris'e sorun..ben vergiye tabii değilim"

"Fakat Bayan Emily..."

"Albay Sartoris'e sorun" (Albay Sartoris öleli neredeyse on yıl olmuştu) burada vergiye tabii değilim. Tobe! Zenci uşak geldi. "Beylere kapıyı göster"
Bayan Emily, böylece adamları yaya veya atla gönderdi, tıpkı otuz yıl önce koku hakkında adamların babalarını gönderdiği gibi.
Bu, babasının ölümünden iki yıl önce ve evleneceklerini sandıkları sevdiğinin Emily'yi terk etmesinden kısa süre önce olmuştu. Babasının ölümünden sonra dışarıya pek az çıktı, sevdiğinin terk etmesinden sonraysa, insanlar onu nadiren gördüler, birkaç hanım onu davet etmeye cesaret ettiler ama cevap bile vermedi, evdeki tek hayat belirtisi, kolunda pazar sepetiyle içeri girip çıkan, o zamanlar henüz genç olan zenci uşaktı...

Hanımlar, "Bir erkek mutfağı ne kadar temiz tutabilir ki?..." diyorlardı, o yüzden koku başlayınca şaşırmadılar. Bu, güçlü ve kudretli Grierson ailesi ile kaba ve üretken dünya arasındaki bir başka bağlantıydı.

Bir komşu kadın kokuyu, seksen yaşındaki belediye başkanı Stevens'e şikayet etti.

"İyi ama bu konuda benim ne yapmamı istiyorsunuz Madam?"

"Kokuyu gidermesini niye istemiyorsunuz? Bu konuda bir kanun yok mu?"

"Eminim buna gerek kalmayacak, zenci uşağının avluda öldürdüğü bir yılan veya faredir, bu konuda onunla konuşacağım"

Ertesi gün, belediye başkanı iki şikayet daha aldı, biri bir adamdı, çekingen bir tavırla itiraz etti: "Gerçekten bir şeyler yapmalıyız, Bayan Emily'nin canını sıkmak isteyecek son kişi benim ama bir şeyler yapmak lazım". O akşam ihtiyar heyeti toplandı. Üç kır sakallı, bir de yeni nesil üyesi genç bir adam...

"Çok basit, evi temizletmesi için bir yazı gönderelim, belli bir süre verelim, eğer yapmazsa..."

"Kahretsin!Bir hanfendinin yüzüne karşı kötü kokular geldiğini nasıl söyleriz?"

Böylece ertesi gece yarısından sonra, dört adam hırsız gibi Bayan Emily'nin avlusuna girdiler, tuğla bodrumu kokladılar, mahzenlerin kapaklarına baktılar, bir tanesi tohum serper gibi, omzuna asılı bir torbadan eliyle bir şeyler serpiyordu, mahzenin kapağını kırarak açtılar ve mahzene ve müştemilatlara kireç döktüler. Bahçeden tekrar  geçerken, karanlık bir pencerenin ışığı yandı, Bayan Emily ışığın arkasında oturdu, bir heykel kadar sessizdi, adamlar sürünerek, sessizce bahçeyi geçip, caddeye dizili akasya ağaçlarının gölgesinde kayboldular. bir, iki hafta sonra koku kayboldu.

İşte o zamanlar insanlar kadına acımaya başladılar, kasabamızdaki insanlar kadının yaşlı, en büyük halası bayan Wyatt'ın nasıl tamamen çıldırdığını hatırlayınca, Grierson'ların kendilerini olduklarından  yüksek gördüklerini düşündüler. Hiçbir genç Bayan Emily'ye layık değildi. Uzun süre onları bir tablo gibi gördük, arka planda beyazlar içinde, ince Bayan Emily...ön planda ise arkası kıza dönük, ayaklarını açarak yürüyen ve elinde sımsıkı tuttuğu atının kırbacıyla babası...ve ikisini çerçeve içine alan ön kapı..Böylece yaşı otuza geldiği halde, hala bekar olunca, bu durum hoşumuza gitmiyordu ama bizi haklı çıkarıyordu, ailesinde delilik olsa bile, tüm taliplerini geri çevirmemeliydi.

Babası ölünce, ona bıraktığı tek şey ev oldu, ve bir şekilde herkes rahatladı, sonunda Bayan Emily'ye acıyabileceklerdi, tek başınaydı ve yoksuldu. Artık kadın insancıllaşmıştı, artık o da kuruşların hesabı yapmaya başlayacaktı.

Babasının öldüğünde, adet olduğu üzere, tüm hanımlar, başsağlığı dilemek ve yardım etmek için evine gittiler, Bayan Emily, her zamanki gibi giyinmişti ve yüzünde hiçbir keder ifadesi olmadan onları kapıda karşıladı. Onlara babasının ölmediğini söyledi. Üç gün böyle yaptı, doktorlar ve papazlar cesedi vermesi için ikna etmeye çalıştılar, tam kanun kuvvetine başvuracaklardı ki, kadın pes etti ve adamlar çabucak adamı gömdüler.

O zaman onun delirdiğini düşünmedik, böyle yapacakdı dedik. Babasının reddettiği tüm genç talipleri düşününce, kendisine kalan son şeye sarılacaktı. Uzun bir süre hastalandı, onu tekrar gördüğümüzde, saçları kız çocuğu gibi kısacık kesilmişti, kiliselerin renkli vitraylarındaki meleklere benziyordu, hüzünlü ve sakin...

Kasabada, kaldırımlar yenilenecekti ve Bayan Emily'nin babasının ölümünden sonraki yaz, kaldırım inşaatı işi başladı, inşaat şirketi makineler, katırlar vs. ile geldi, bir de Homer Barron adında, iriyarı, esmer, gür sesli, parlak gözlü, Kuzey'li bir ustabaşı vardı. Adam asfalt yaparken makinelere küfürlerini duymak için çocuklar  peşinden seyrediyorlardı, kısa sürede tüm kasabayla ahbap oldu, meydanda eğer kahkahalar duyarsanız, mutlaka orada Homer Barron vardı. Bir süre sonra, Homer'i ve Bayan Emily'yi Pazar öğleden sonraları kiraladıkları sarı tekerlekli faytonla, gezerken görmeye başladık.

Başta, bayan Emily'nin birisiyle ilgilendiğini görmekten memnunduk, çünkü tüm hanımlar "Bir Grierson, Kuzey'li bir gündelikçi işçiyle ciddi olarak ilgilenmez" diyorlardı. Yaşlı kişilerse, keder bile bir hanımefendinin asaletini unutması için yeterli sebep değildir diye düşünüyorlardı. Sadece 'zavallı Emily' diyorlardı. 'Akrabalarının gelmesi lazım". Alabama'da birkaç akrabası vardı ama deli halası Wyatt'ın malikanesi yüzünden yıllar önce babası onlarla küsmüştü. İki aile konuşmuyordu ve cenazeye bile gelmemişlerdi.

Ve yaşlılar 'zavallı Emily' der demez, fısıltılar da başladı. İnsanlar birbirine "Gerçek mi diyorsunuz?" diyorlardı. 'Tabii ki, başka ne olabilir..... ". Pazar günleri öğleden sonraları, fayton tıkırtıları geçerken, kapalı perdelerin arkasında, ipekli, satenli giysili hanımlar dedikodu yapıyorlardı. "Zavallı Emily"

Ama Bayan Emily başını her zamankinden daha dik tutuyordu, Grierson ailesinin son ferdi olarak asaletini kaybetmediğini belirtmek ister gibiydi. Sanki bu olanlar onun ulaşılmazlığını teyit etmekteydi. Tıpkı fare zehiri, arsenik aldığındaki gibi... Bu herkesin "Zavallı Emily" demeye başlamasından ve kuzeni olan iki hanımın onu ziyaretinden bir yıl sonraydı.

Eczacıya "Biraz zehir alacağım" dedi. O zaman yaşı, otuzun üzerindeydi, her zamankinden daha zayıftı, gergin şakaklı yüzünde, kara gözleri soğuk ve kibirliydi, gözyuvaları ise bir deniz feneri bekçisininkini andırıyor sanırdınız.

"Tabii Bayan Emily, ne çeşit olsun? Fareler için mi? Size tavsiyem.."

"En iyisi olsun, çeşidi umurumda değil"

Eczacı bir sürü isim saydı. "Bir fili bile öldürebilirler, hangisini vereyim?"

Bayan Emily, "Arsenik, bu güçlü müdür?" dedi.

"Arsenik mi Madam?....evet ama ne için istiyorsunuz?"

"Arsenik istiyorum"

Eczacı kadına baktı, kadın da ona, başını bayrak gibi havaya kaldırmıştı. "Peki, tamam, nasıl isterseniz ama kanunlar ne için kullanacağınızı bildirmenizi istiyor" dedi.

Bayan Emily, adama sadece baktı, göz göze gelene kadar başını yükseltti, sonunda eczacı gidip arseniği getirdi ve paket yaptı, zenci çırak pakedi kadına verdi, eczacı geri gelmedi, kadın eve gelip pakedi açtığında, bir kurukafa resminin altında 'fareler içindir' yazısını gördü.

Böylece hepimiz 'Emily kendisini öldürecek" diye düşündük. Ve bunun en doğrusu olacağına inanıyorduk. Homer Barron ile birlikte görünmeye başladığında,  "Adamla evlenecek" demiştik, sonra "Adamı ikna eder" demeye başladık çünkü Homer, kendi ağzıyla dediği gibi, erkeklerden hoşlanıyordu, evlenecek bir adama benzemiyordu, genç erkeklerle içmeye klübe gittiği biliniyordu. Sonra, pazar öğleden sonraları jaluzilerin ardından, onu yanında başı dimdik Bayan Emily olduğu halde, başında şapkası, elinde sarı bir eldiven, ağzında sigara, atı kırbaçlarken gördüğümüzde, "Zavallı Bayan Emily" demeye başladık.

Daha sonra bazı hanımlar bunun kasaba için bir ayıp ve gençler için kötü bir örnek olduğunu söylediler, erkekler işe karışmak istemediler ama hanımlar piskoposu Emily ile konuşmaya zorladılar. aralarında nasıl bir konuşma geçtiğini hiç anlatmadı ama bir daha  Emily'ye gitmeyi reddetti. Ertesi Pazar, ikisi yine sokaklarda faytonla dolaştılar ve sonraki gün papazın karısı Bayan Emily'nin Alabama'daki akrabalarına mektup yazdı.

Böylece, eve tekrar akrabalar yerleşti ve biz de gelişmeleri izlemeye koyulduk. Başta hiçbir şey olmadı, sonra ikisinin evleneceğinden emindik, çünkü bayan Emily kuyumcuya gitmiş ve bir erkek traş takımı ısmarlamıştı, her parçanın üzerinde H. B harfleri yazılacaktı hem de. İki gün sonraysa, gece giyilecek gömlek dahil, erkek takım elbisesi ısmarladığını duyduk ve "tamam evleniyorlar" dedik, hepimiz memnunduk çünkü iki kuzen Bayan Emily'den çok daha Grierson'dular.

Bu yüzden Homer Barron gidince şaşırmadık - ki, bu arada caddenin yapımı bitmişti- şöyle şamata çıkmadığından biraz hayal kırıklığına uğramıştık ama adamın Bayan Emily'nin gelişi için hazırlık yapmak veya  kuzenlerini defetmesi için bir fırsat vermek için gittiğini (ki, hepimiz gizli örgüt gibi, kuzenlere karşı, Bayan Emily'den yana müttefik olmuştuk) düşünüyorduk. Bir hafta sonra ise kuzenler gittiler. Ve hepimizin tahmin ettiği gibi, üç gün sonra Homer Barron geri döndü. Zenci uşağın akşamleyin adamı içeri aldığını bir komşu görmüştü.

Bu, Homer Barron'u son görüşümüz oldu, Bayan Emily de epey ortalarda gözükmedi, zenci uşak kolunda sepetle girip, çıkıyordu ama ön kapı hep kapalıydı. Bazen kadını pencerede görüyorduk, tıpkı adamların gece kireçleme yaptığımız günkü gibi..fakat kadın, altı ay boyunca sokağa çıkmadı. O zaman böyle olmasını beklediğimizi anladık, çünkü kadının hayatını pekçok kez köstekleyen babası da çok kindar, öfkeli biriydi. 

Bayan Emily'yi tekrar gördüğümüzde saçları beyazlamış ve şişmanlamıştı, sonraki yıllarda saçları gittikçe beyazlaştı, yetmiş dört yaşında ölene dek, saçları hala çalışan bir erkeğinki gibi gri-beyazdı. Ön kapının kapalı olduğu günlerden sonraki dönem, kırklı yaşlarındayken, 25 sente, yedi, sekiz yıl porselen boyama dersleri verdi, altkattaki odalardan birini atölye haline getirmişti ve Albay Sotoris'in çevresi, kızlarını, torunlarını Bayan Emily'ye ders alması için gönderdiler, sanki kiliseye gönderir gibi düzenli olarak ve huşu içinde gidiyorlardı, işte o dönemde vergiden de muaf edildi.

Daha sonra gelen yeni nesil, kasabanın belkemiği ve ruhu olunca, öğrenciler büyüdüler ve artık çocuklarını ellerinde renkli boyalar, fırçalar, kadın dergilerinden kesilmiş resimlerle Bayan Emily'ye göndermiyorlardı. Son öğrenciyi de gönderdikten sonra kapı kapandı ve hep kapalı kaldı. Kasabaya bedava posta hizmeti geldiğinde, bayan Emily, mektuplar için kapısına metal kapı numarası astırmayı ve posta kutusu konulmasını reddetti. Kimseyi dinlemezdi.

Günler, aylar, yıllar boyunca zenci uşak elinde sepetiyle eve girdi, çıktı, o da yaşlandı..her Aralık ayında kadına vergi ihbarnamesi gönderdik ama bir hafta sonra geri gönderdi, arada sırada kadını pencerelerde görüyorduk, bize bakıp bakmadığını anlamıyorduk bir heykel gibi hareketsizdi. Böylece kaç nesil boyunca, inatçı, sakin, ulaşılmaz biçimde yaşadı.

Ve öldü, tozlu odasında yere düştü, hasta olduğunu bile bilmiyorduk, ona bakan sadece sendeleyerek yürüyen zenci uşağıydı ki, ondan bilgi almaya çalışmaya son vereli yıllar olmuştu. Kimseyle konuşmazdı, belki hanımıyla bile konuşmuyordu, herhalde konuşmaya konuşmaya sesi kalınlaşmış, sertleşmişti.

Bayan Emily, alt kat odalarından birindeki, tül perdeli, ceviz yatağında öldü, beyaz saçlı başı, gün ışığı görmediği için sararmış yastığa düşmüştü.

Zenci uşak fısıltıyla, sessizce konuşan ve meraklı bakışlı hanfendileri antrede karşıladı ve içeri buyur etti ve ortadan kayboldu. Evden dışarı çıktı ve bir daha da görülmedi.

İki hanım kuzen çarçabuk geldiler, ikinci gün cenaze töreninini düzenlediler, tüm kasaba halkı büyük bir çiçek yığınının altında yatan Bayan Emily için gelmişti, babasının karakalem portresi de tabutun konulduğu sehpanın üzerindeydi, kadınlar dehşet içindeydi, fısıldaşıyordu.çok yaşlı erkeklerin kimi Güney'li konfederasyon üniformalarını fırçalayıp, giymişlerdi ve bahçede, avluda Bayan Emily sanki onlarla aynı dönemde yaşamış, dansetmiş, ona kur yapmış gibi kadından sözediyorlardı, belki de yaşlandıklarından zamanı karıştırıyorlardı, yaşlanınca öyle olur, geçmiş yıllar solan bir yol gibi değil de, kışın hiç uğramadığı kocaman bir çayır gibi gelir..

Hepimiz üst katta 40 yıldır kimsenin görmediği ve kapısının zorlanmak gerektiği bir oda olduğunu biliyorduk ama odanın kapısını açmadan Bayan Emily'nin toprağa verilmesini beklediler.

Odanın kapısı zorlayarak, kırılarak açıldı ve bir toz yığını kalktı. Oda tam bir gelin odası gibi dekore edilmişti, gül kurusu rengi, solmuş perdeler, gül kurusu abajurlar, cilalanmış gümüş erkek traş takımı, bir kravat..bir sandalyenin üzerinde özenle katlanmış takım elbise, yerde bir çift ayakkabı ve çorap...

Ve Homer Barron yatakta yatıyordu.

Sırıtan kafatasına bakarak, bir süre öylece kalakaldık, vücudu vaktiyle birini kucaklar pozdaydı fakat aşktan daha uzun süren bu ebedi uyku, adamı aldatmıştı. Adamdan geriye kalan sadece geceliği ve yastığın üzerindeki toz tabakasıydı.

Sonra ikinci yastığın üzerinde bir şey farkettik, birisi gidip o şeyi yastığın üzerinden aldı bu gri, beyaz, uzun bir tutam  saçtı..

 

 

                                   

Yazan: William Faulkner

çeviren: Müjde Dural

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : William Faulkner,emily için bir gül

14/10/2009 - 'her şey bir aldanmadır!'


Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : kafka

8/10/2009 - bir sual...



‘Hiçbir şair gibi hiçbir düşünür de bizzat kendi kendini anlamaz. (ce comprendre) O halde nasıl oluyor da başka biri, bir düşünürü anlamayı aklından geçirebiliyor...’
                                                                                 
                                          Martin HEİDEGGER

desen: grp.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : heidegger

6/10/2009 - günlük'ten: 'ama sen zaten ışığı sevmeyen biriydin hep&#


Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : heidegger

4/10/2009 - yağmur gibi söyle bana...

 

'...hep temiz şeylerim olacak. Beyazlar giyeceğim. hiçbir zaman güçlü kuvvetli olmayacağım artık, bu bitkinliği alt edemeyeceğim ama bir süre sonra kıyıda-kumsalda gezecek gücü bulabileceğim kendimde-...Akşam üstü, kumsal boyunca yürüyeceğim, oturacağım özel bir yer olacak, tam karanlık çökerken, orkestranın Viktor Herbert'ten seçmeler çaldığı çadırın az ötesinde... Kocaman, pencereleri kepenkli bir odam olacak. Bir yağmur mevsimi, yağmut, yağmur, yağmur. Kentteki yaşamdan öylesine yorgun düşmüş olacağım ki YALNIZ YAĞMURU DİNLEMEK YETECEK. Öylesine dingin. Yüzümdeki kırışıklıklar uçup gidecek. Gözlerim yanmayacak artık. Dostlarım olmayacak. Tanıdıklarım bile. Uykum gelince, ağır ağır yürüyerek küçük otelime döneceğim. Kâtip, iyi geceler Miss Jones diyecek, şöyle bir gülümseyip anahtarımı alacağım. Ne gazete okuyacağım, ne radyo dinleyeceğim; dünyada olup bitenlerden haberim bile olmayacak. Zamanın geçtiğinin bilincine varmayacağım hiç... Bir gün aynaya bir bakacağım ki saçlarım ağarmaya başlamış ve işte o zaman, yirmi beş yıldır, uyduruk bir adla, dostsuz, tanıdıksız, hiç kimseyle ilişkisiz yaşadığımı anlayacağım. Buna biraz şaşacağım ama pek umursamayacağım. Zamanın böyle rahat geçtiğine sevineceğim. Bazen sinemaya giderim belki. Arka sırada otururum, çevremde o koyu karanlık, iki yanımda benim varlığımdan habersiz, kıpırtısız oturan karaltılarla. Perdeyi gözleyecek. Düşsel kişileri. Öykülerdeki kişiler. Uzun kitaplar okuyacağım, ölü yazarların güncelerini. Dünyadan el etek çekmeden önce tanıya geldiğim kişilerden daha yakın bulacağım onları kendime. Ne tatlı, ne sakin bir dostluk olacak ölü şairlerle kurduğum bu dostluk, ÇÜNKÜ NE ONLARA DOKUNMAK ZORUNDA KALACAĞIM NE DE SORULARINI YANITLAYACAĞIM. Bana bir şeyler söyleyecekler, yanıtlamamı beklemeden. Onların bana gizler açıklayan seslerine kulak verirken uykum gelecek. Kitap elimde uykuya dalacağım ve yağmur yağacak. Uyanıp yağmurun sesini duyacağım, yine dalacağım. Bir yağmur mevsimi, yağmur, yağmur, yağmur... Sonra günün birinde, bir kitabı kapattığımda ya da, gece sinemadan-saat on birde tek başıma-döndüğümde aynaya bir bakacağım ki saçlarım ağarmış. Beyaz, bembeyaz. Dalgalardaki köpükler kadar beyaz... Gövdemi yoklayacağım parmaklarımla, ne kadar zayıfladığıma, inceldiğime şaşıp kalacağım. Tanrım nasıl ipince olacağım. Saydam nerdeyse. Gerçek sayılmayacak kadar ince. Sonra birden kavrayacağım, yani belli belirsiz anlayacağım, bu küçük otelde her türlü toplumsal ilişkiden, sorumluluktan, kaygılardan ya da tedirginliklerden uzak-yaşadığımı-neredeyse elli yıldır. Yarım yüzyıl. Bir yaşam boyu nerdeyse. Buraya gelmeden önce tanıdığım kişilerin adlarını anımsayamayacağım bile, birinin yolunu beklemek duygusu nasıldır, gelmeyecek birinin yolunu beklemek, hiç anımsayamayacağım... Sonra-aynaya bakarken-kıyıda gezinti saatimin gelip çattığını sezeceğim, gövdemi hırpalayan güçlü rüzgâra bırakıp, dünyanın ucundan esen, daha da öteden, uzayın serin, dış uçlarından esen, uzayın uçlarının ötesinin de ötesinden, oradan esen rüzgâra...'' 
 

Tennessee WILLIAMS
Yağmur Gibi Söyle Bana
desen: garibowski

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : tenesse williams

4/10/2009 - Gilles Deleuze'nin 'uçuş' yıldönümü...

‘Yazmak, yaşanmış
malzemeye bir biçim, bir
ifade biçimi dayatmak değildir elbette. Edebiyat, Gombrowicz’in söylediği ve yaptığı gibi, daha ziyade biçimsizden ya da tamamlanmamışlıktan yanadır. Yazmak, asla tamamlanmayan, her zaman meydana gelmekte olan ve her yaşanabilir ya da yaşanmış malzemeyi aşan bir oluş meselesidir. Bir süreçtir, diğer bir deyişle, yaşanabilir ve yaşanmışı boydan boya kat eden bir Yaşam geçişidir. Yazı oluştan ayrılamaz: Yazarken, kadın-olunur, hayvan ya da bitki-olunur, algılanamaz olana dek molekül-olunur... Kişi nevrozlarıyla yazmaz. Nevroz, psikoz: bunlar yaşam geçişleri olmaktansa, süreç kesintiye uğradığında, engellendiğinde, tıkandığında içine düşülen durumlardır. Hastalık bir süreç değil Nietzcshe örneğinde olduğu gibi, sürecin durmasıdır. Bu haliyle yazar da hasta değil hekimdir, kendisinin ve dünyanın doktorudur. Dünya hastalığın insanla karıştığı belirtiler bütünüdür... Yazar görüp duyduklarından, gözleri kızarmış, kulak zarı delinmiş bir halde döner. Hangi sağlık insan tarafından ve insanın içinde, organizmalar ve türler tarafından ve onların içinde hapsedildiği her yerde yaşamı özgürleştirmeye yetebilir? ...’

Gilles DELEUZE
(1925- 1995)

Desen: grp.
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : gilles deleuze

26/9/2009 - Bu gün Martin Heidegger'in doğum günü...



DÜŞÜNCENİN DENEYİ ÜZERİNE
                                      



















































Yüksek çamların altında ağaç gövdelerinin arasında
1.  Şafağın genç ışığı sessizce büyüdüğünde dağların üstünde...

 Dünyanın kararması Varlığın ışığına hiç erişmez. Çok geç geliyoruz tanrılar için ve varlık için çok erkem.
Ki insan onun başlamış şiiridir.

Bir yıldız üstünde ilerlemek, bu yalnızca 
Düşünmek sınırlanıştır bir düşünceye, ki durur bir gün bir yıldız gibi gökyüzünde.
 2.  Kulübenin penceresinin önündeki küçük yelkovan, çıkan fırtınada şarkı söylediğinde...

Eğer düşüncenin tutumu Varlığın zorlamasından kaynaklanıyorsa, o zaman yazgının dili gelişir.
Şey gözlerimizin önünde ve yürek sözün dinleyişinde olur olmaz, mutlulukla gerçekleşir düşünce.

         Çok az sayıdadırlar bir bilgi nesnesiyle düşünülen bir şey arasındaki ayırımın yeterli deneyimine sahip
Olanlar.
         Düşüncede basit hasımlar değil savaşanlar olsaydı yalnızca, düşünce konusunda durum daha elverişli

Olurdu.

 3.  Yağmurlu bir gökyüzü altında,bir aralıktan,, ansızın bir güneş ışığı kaydığında karanlık çayırlar üzerinde...

         Biz gelmeyiz hiç düşüncelere, onlar gelirler bize.
         İşte diyalogun uygun saati.
         Sevindirir o, ortak bir düşüncenin amaçlanışında. Bu karşıt görüşlerin sergisi değildir, ne de boyun eğen katlanmayı hoş görür.

         Düşünce sağlam durur şeylerin rüzgarında.
         Belki de böyle bir ortaklıktan arkadaş çıkabilecektir bazıları düşüncenin atölyelerinde. İçlerinden birinin,
Ki tahmin edilmemişti, usta olması için.

 4.  İlkbaharda tek tek nergisler açtığında, çayırda saklı, ve yaban gülü parladığında akçaağacın altında...

        
Yalın’ın ihtişamı.
         İlk biçim, görüş olmuştur
         Ama şiir olarak durmaktadır biçim.
         Kim yüreklendirmeyi doğurtabilir, hüzünden sakınmak istediği sürece?
         Acı, kurtuluş günü sunmaktadır, onu tahmin etmediğimiz yerde.

 5.  Rüzgâr, hızlı düzen bozucu, vızıldadığında kulübenin çatısında ve hava bozduğunda

        Üç tehlike tehdit etmektedir düşünceyi 
        İyi ve böylelikle iyilikçi tehlike, şarkı söyleyen şairin komşuluğudur.
        En kötü ve böylelikle en keskin tehlikeli, düşüncenin kendisidir. Kendisine karşı düşünmelidir ki bu da

nadiren olabilir.
        Bayağı tehlike ve böylelikle bulanık olan felsefe yapma edimidir

 6.  Yaz gününde kelebek çiçeklerin üstüne konduğunda ve kanatları kapanmış, onlarla salındığında çayırın rüzgârında...

 
     Her tutumu duygunun, Varlığın tutumuna yankıdır ki düşüncemizi toplar dünyanın oyununda.
      Düşüncede her şey yalnız ve yavaş olur.
      Sabırlar güçlenir cömertlik.
      Bollukla düşünen, aynı biçimde boş gezmelidir. 

... 

M. HEİDEGGER
çviren: Ahmet Soysal
çizim: garip

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : heidegger

13/7/2009 - bir tanım





gece sisini delen/ bir ışıktır aşk/ banyoya giderken/üstüne bastığınız bira şişesi/ kapağıdır aşk/ sarhoş olduğunuzda bulamadığınız/ anahtardır aşk/on yılda bir gerçekleşen/ bir şeydir aşk/ ezilmiş bir kedidir aşk/ köşedeki pes etmiş/ gazete satıcısıdır aşk/ diğer insanın mahvettiğini/ sandığın şeydir aşk/ zırhlı savaş gemileriyle birlikte/ kaybolmuş olan şeydir aşk/ çalan telefondur aşk/ aynı ses ya da başka/ bir ses ama asla doğru ses/ değil/ ihanettir aşk/ evsizlerin ara sokaklarda alev alev/ yanmasıdır aşk/ çeliktir aşk/ karafatmadır aşk/ posta kutusudur aşk/ eski bir Los Angeles/ otelinin çatısına yağan/ yağmurdur aşk/ tabuttaki babandır aşk/ ( senden nefret eden baban)/ 45.000 kişi seyrederken/ ayağa kalkmaya çalışan/ bacağı kırık attır aşk/ ıstakoz gibi haşlanma/ biçimimizdir aşk/ söylediğimiz bütün/  yalanlardır aşk/ bulamadığın piredir aşk/ ve bir sivrisinektir aşk/ 50 el bombacısıdır aşk/ boş yatak sürgüsüdür/ aşk/ San Quentin'de bir ayaklanmadır aşk/ bir tımarhanedir aşk/ sinekli bir sokakta duran/ eşektir aşk/ boş bar taburesidir aşk/ parçalara kıvrılmakta olan/ bir Hindenburg filmidir aşk/ çığlığı hala yankılanan andır aşk/ rulet masasında/ Dostoyevski'dir aşk/ yerde sürünen/  şeydir aşk/ bir yabancıya dayanmış dans eden/ karındır aşk/ bir somun ekmek çalan/ yaşlı kadındır aşk/ ve çok fazla ve/ fazlasıyla erken kullanılan/ bir sözcüktür aşk. 


C. BUKOWSKİ

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : bukowski den şiir

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

'' ... Öykü yazma sanatı, yaşamdan anlayabildiğimiz hiçten, geri kalan bütün şeyleri çıkarmayı bilme sanatıdır; ama sayfa sona erdi mi yaşam yeniden başlar ve bir bakarız ki, bildiğimiz şey gerçekten koskoca bir hiçmiş...'' İtalo Calvino

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Rss

Kategoriler

Etiket Bulutu

ethem baran ormanların gümbürtüsü fatih parlak hikaye William Faulkner emily için bir gül kafka heidegger gilles deleuze tenesse williams bukowski den şiir ernest hemingway

Arkadaşlarım

Blogcu Yardım