merdümgiriz
6/2/2010 -Kategori: Hikaye

ŞİZO MUHABBETLER 2: ‘merdümgiriz’
— Tam da bir akasya ağacının altında oturmuştum. Çakır aradı.
— Akasya ağacı mı arıyordun.
— Ne demek istediğimi anladın. Bir ağaca yakın olmak her zaman hoşuma gider.
— Yani çam da olsa fark etmiyordu.
— Evet, fark etmiyordu. Ağaç olsun yeter.
— Çakır?
— Çakır şu onuncu sınıf şair.
— Tabi hoşuna gitmedi bu.
— Çakır veya başkası, kimsenin aramasını istemiyorum.
— Onuncu sınıfını da senden duyuyorum.
— Sokaklar bunlarla dolu.
— Sen de yedinci sınıf bir hikâyecisin ona kalırsa.
— Sana katılmıyorum, ben birinci sınıf bir hikâyeciyim.
— Buna kargalar bile güler.
— Gülebilirler bu onların sorunu.
— Senin doğru dürüst yazdığın tek bir hikâyen bile yok.
— Bir gün yazacağım.
— Tavariş gibi konuştun şimdi, yazacağım, atmış cilt yazacağım.
— Evet, o da böyle söylerdi değil mi?
— Sahi ne oldu ona?
— Bilmiyorum. Bir yerlerde ‘hakikat’i arıyordur.
— Yahu kim kaybetmiş ki o bulsun.
— Aramak güzeldir, biliyorsun.
— Çok zaman oldu görüşmeyeli.
— En son bir kefede görüşmüştük. Oraya gittiğimde bir kıza ahtapot gibi sarılmış onu öpmeye çalışıyordu.
— Hakikati bulmuş desene.
— Hem de ne biçim. Gözler buğulanmış, sandalyede kaykılıp kalmış, kız da dişi bir geyik gibi buna naz yapıyor. Bu arada farkındaysan benim gibi espri yapıyorsun adamım.
— Eee körle yatan şaşı kalkar olayı.
— İşte öyle. Vay koca Bilge dedim, sen bu hale düşecek adam mıydın? Pis bir boa yılanına dönmüşsün.
— Ne cevap verdi.
— Kahkahalar attı. Eee, dostum, dedi o bet sesiyle, hep de Spinoza diye ömrümüzü heba edecek değiliz ya.
— Sonunda kişisel aydınlanmasını yaptı yani.
— Ben de öyle dedim zaten, adam olmaya başladın artık, dedim.
— Kız?
— Kız da feylesofmuş.
— Bak sen, kaçıncı sınıf?
— Yirmi beşinci...
— Ne yazıyormuş?
— Bir gün kız yokken ne yazıyor baba bu, dedim.
— Yazıyor işte bir şeyler, dedi.
— Dakikalarca güldük buna.
— Hala gülüyorsun. Alçağın birisin sen.
— O da böyle dedi. Ama bu, ‘yazıyor işte bir şeyler’, lafı müthişti doğrusu.
— Birilerinin aşağılanması seni nasıl da keyiflendiriyor.
— Vaaz vereceksen hiç havamda değilim ona göre.
— Hiç böyle bir niyetim yok.
— Sen herkesten iyi bilirsin kimseyi aşağılamaktan hoşlanmadığımı.
— Açıkçası bazen öyle şeyler söylüyorsun ki bunda kuşkuya düşüyorum.
— Neyse bırakalım Tavariş’i. Acıların çocuğu Tavariş, iyi bir adamdır o.
— Birine ‘iyi’ diyorsun ne büyük bir ilerleme.
— Ne azim bir terakki, derdi Tavariş olsa!
— Doğru ama sen kolay kolay birine iyi demezsin.
— Sen de abarttın canım, öyle konuşuyorsun ki bunları biri duysa beni bir canavar sanacak.
— Çakır niye aramış seni?
— Lanet herif yine kafasını o aptalca takıntılarından biriyle bozmuştur.
— Hah, anında özüne döndün işte!
— 'Neden ben her kime yüz tuttum / ondan yüz bela gördüm', demiş Fuzuli.
— Sevgisizliğine Divan Edebiyatı’ndan bahaneler bulma.
— Alakası yok. İnsanları sevmediğim doğru, ama herhalde bu birden bire olmadı, ben da anamdan merdümgiriz bir herif olarak doğmadım.
— Merdümgiriz de ne?
— Ortaokulda Türkçe dersinde öğrenmiştim. Hayatımda unutamadığım bir şey de budur.
— Senin sefil hayatın unutamadığın şeylerle dolu oğlum.
— Unutamadığımız şeyler bizi biz yapar.
— Tanpınar gibi konuştun şimdi bak.
— Eee o kadar okuduk adamcağızı ara sıra onun gibi konuşmayalım mı?
— O da mı merdümgirizdi?
— Bilmem, ama insan sevgisiyle dolu olduğunu da sanmam, kafayı bir şekilde o da eskiyle bozmuştu sanki.
— Senin gibi hasta herifin biriydi desene.
— Yavaş ol bakalım. O adamı severim ben.
— Sen sevdiğine göre mutlaka bir arızası vardır.
— Ömrüm bir çölde geçti, demiştir.
— Kaybetmiş biri daha desene.
— Kim kazanıyor ki?
— Çakır’dan nerelere geldik.
— Boş ver Çakır’ı!
— Yanına gitmedin mi?
— Benim en büyük sorunum hayatımın bir döneminde çok fazla insan tanımış olmam.
— Çok fazla mı diyorsun. Toplasan otuz kişi etmez.
— Bilmiyorum ama şartlar öyle gerektirdi bir dönem.
— Nereye gelmeye çalışıyorsun.
— Zaten kalabalıkta tükenmiştim, bir de o arayınca.
— Cep telefonu denilen o baş belası.
— Gel de Heidegger’e hak verme.
— Hangi konuda?
— Teknoloji denilen illet konusunda. Adam elli sene önce vermiş notunu bu cinnetin.
— Lafı nerelere getirdin birader.
— Bir kitapçıda dergi karıştırıyor. Yine öyle paspal, biçimsiz kıyafetlerin içinde. Kalın çerçeveli gözlükler, saç baş yağlı. Daha o anda bile bu herifi görmenin beni mutsuz ettiğini düşündüm. En kötü ne biliyor musun, sevimsizdi. Kirli olması da bir yere kadar önemli değildi, şirinlik yoktu adamda, Çirkin değildi, sevimsizdi sadece.
— Ne dediğini anlamıyorum.
— Gözlerini kaçırıyordu bir de. Böyle tipler saldırmaya hazır ödlek itlere benzerler. Güven telkin etmiyordu yani. Bir de dindar ki? Yani bir psikopat olmak için tüm terkip tamamlanmıştı.
— Terkip mi?
— Terkip ya. Madem Tanpınar’ı anıyoruz onun kelimelerinden birini cümle içinde kullanmak istedim.
— Bileşim gibi bir şey sanırım.
— Galiba. Neyse.
— Sanki bir arkadaşından değil de hayvandan söz ediyor gibisin bu arada.
— Dostum beni dinlemiyorsun sen, hayvanları sever bu adam; bir yunusa bak, bir kediye, bir ata, ne bileyim kuşlara bak, harikadırlar, en çirkinlerinde bile bir zarafet vardır; tanrısal varlıklardır hayvanlar, onları severim, saf bir sevgiyle hem de. Ama insanlar...
— Hele de onucu sınıf şairler değil mi?
— Hele de sevimsizlerini ve ağız uçlarında iğne pırıltısı gibi tükürük taşıyanları.
— Eğer bir cehennem varsa oranın dibini boylamana işte bu sebep olacak. İnsanlara duyduğun bu tiksinti.
— Kurt da öyleydi biliyor musun?
— Kurt?
— Kurt Cobain!
— O da cehennemdedir zaten.
— Cehennem burada adamım. Cehennem işte karşımda, dedim Çakır’ı görünce. O küçük ve biçimsiz elini midem bulanarak sıktım. Sonra bildik konuşmalar geçti aramızda. Bir çayevine gittik. Çay da berbattı zaten. Her dakikamın nasıl piç edildiğini düşünüyordum. Karşımdaki o boş çuval bir şeyler saçmalıyordu. Dinlemiyordum elbette.
— Sen kimseyi dinlemezsin zaten.
— Evet, dinlemek büyük bir azaptır benim için. Kaldı ki
Dinlemeye layık insanlar çoktan geçip gitti dünyamdan.
— Sen böyle biri değildin, bu sözleri sen söylemiyorsun da sanki içine bir yabancı, bir canavar girmiş o konuşuyor. Halbuki nasıl da nazik bir adamdın sen.
— Öyleydim değil mi, bir zamanlar...
— Hatırla, nasıl cana yakın bir çocuktun.
— Daha ekşimemiştim o zamanlar demek ki.
— Niçin ekşiyip durduğunu düşünüyorsun, bu da sende saplantı olmuş.
— Neyse ki telefonu çaldı. Telefonu hep çalar, Birleri hep arar onu. Kendisi gibi bir milyon salak vardır hayatında. Benim gitmem gerekli, dedi. Tamam, dedim.
— Tabi senin canına minnet.
— İçimden göbek atıyorum. Parayı sen öder misin bozuğum yok, deyip toz oldu. Cehenneme kadar yolun var, dedim.
— İyi demişsin aferin. O dinlenmeye layık adamlar sana böyle mi öğrettilerdi?
— Karıştırma onları şimdi. Eve geldim. Sonra ne yaptım biliyor musun?
— Ne?
— Beş gün eve kapandım.
— Ölseydin evde keşke.
— Telefonu kapattım ve beş gün kimseyle konuşmadım.
— Bence gereksizce uzatıyorsun bir konuda.
— Neymiş o?
— Hayatın... Kafanı ne zaman dağıtacağını merak ediyorum.
— Daha var.
— Şimdi ne yapacaksın.
— İzin verirsen insanlarla dolu bir hikâye yazacağım.
— Sonunda kafayı üşüten adamların hikâyesi.
— Kısa ve kötü.
— Bak bu gün ilk defa doğru konuştun, kısa ve kötü yazıyorsun.
— ‘Demiryolu hikâyecileri’ gibiyim. Sepetime hikâyeler dolduracağım. Ülkenin uzak bir kasabasına gidip kimsenin okumayacağı hikâyeler yazacağım. Henüz gidilecek bir adresim olduğuna göre kafamı dağıtmam için beni biraz daha bekleyeceksin anlaşılan. İnsanın az, kuşların ve akasyaların çok olduğu uzak kasabam beni bekliyor şimdi.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Bir insan niye okur Heidegger'i?
3/2/2010 -Kategori: felsefe

Bir insan niye okur Heideggeri?
- Bu sigaraya başlamak gibidir. Genelde özentidir yakan ilk ateşi. Adamın ismi bile seni ezer. Bir cümlesini okursun ve kalbine ilk melun tohumunu bırakmıştır böylelikle.
Bir insan niye okur Heidegger’i?
- Çok kitap okuyan abazan mutsuz çocuklar vardır: bunlar, ruhlarındaki, bedenlerindeki giderilmez acı sayesinde bir arayışa düşerler. Sonunda Heideger’i keşfederler. Başka bir şeyi keşfedecek halleri kalmamıştır zaten. Ebediyen gömülürler karanlığa.
Bir insan niye okur Heidegger’i?
- Bazı insanların gölgesi kendilerinden bile büyüktür, büyülüdürler adeta, Heidegger tamı tamına böyledir işte.
Bir insan niye okur Heideggeri?
- Mutlaka geçmişinde ağır travmalar vardır, olasıdır, belki kendisi bile farkında değildir ama bunun.
Bir insan niye okur Heidegger’i
- Sağda solda ukalalık için.
Bir insan niye okur Heidegger’i
- Meraktan. Bazen de merakla başlar ya. Karanlıkta gizemli bir şeyler vardır ve Heidegger de yeteri kadar karanlıktır doğrusu.
Bir insan niye okur Heideggeri?
- Onun ne dediğini anlamadığı için, asla anlayamayacağını bildiği için.
Bir insan niye okur Heidegger’i?
- Çünkü anlayamadığımız şeyler çeker bizi.
Bir insan niye okur Heideger’i?
— Kötü bir tarafı da var bu adamın. Benim kötü tarafıma iyi geliyor mesela.
Bir insan niye okur Heideger’i?
— Ola ki anlamaktan yorulmuştur adam!
Bir insan niye okur Heideger’i?
— Anladığı için olabilir mi!
Bir insan niye okur Heideger’i?
— Bazen de sadece okur, altında bir şey aramak da saçmadır, hastalıktır. Adam akademisyendir. Okur. Hocadır, okur. Ya da benim gibi yapacak başka bir şey bulamadığı için, eğlenmek için okur. Okur oğlu okur. İşte bunlar da var.
Tolstoy’ u, Hemingway’ı ya da Reşat Nuri’ yi niye okuyorsa. Sadece okur işte! Karpuz yemenin bir anlamı varsa. Heideger okumanın da o kadar anlamı vardır. Ve daha da ileri gidelim efendim, hayatın ne anlamı varsa... Yaptığınız onca şeyin!
— Ve ne etsek, ne okusak, ne yesek, ne içsek ve dahi nerelere gitsek kurtulamıyoruz, neyden kurtulamadığımızı da bilmiyoruz işin acı yanı. Bu ne kelimeler sığıyor ne sözlere, öyle bir şey ki, öyle bir acı ki, Tanrıdan başka kimse bilmiyor ne olduğunu. Evet, anlatamıyorum, zaten kimse de anlatamaz üstelik.
Bir insan niye okur Heidegger’i?
Anneme sordum bunu, 'boş ver bunları akşama ne yemek istersin?' dedi. Düşündüm, haklıydı kadın.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
'Varlık ve Zaman' günlüğü 4
16/1/2010
VARLIK VE ZAMAN GÜNLÜĞÜ 4
Gelelim Dasein’e.
Heideger gündelik Almanca’ daki birçok sıradan kavramı terminolojisine sokmuştur. Dasein de onlardan biridir. Kitap boyunca başını uzatır. Esas oğlandır kendisi. Onu anlamalıyız. Kaprislerini çekmeliyiz. Çünkü bütün hikâye onun üzerinde dönüp durmaktadır. Sonradan Heideger bu kavramı biraz boşlamış Sein(varlık) üzerinde daha fazla durmuştur ama o her halükarda önemini korumayı bilmiştir.
Dasein günlük Almanca anlamı, insan varlığıdır. Fakat Heideger bu anlamıyla değil, Dasein’e felsefi bir anlam yükler. Dasein’i felsefesinin temel kavramlarından biri yapar. Dasein, burada veya orada varolan varlık anlamına gelir.
Dasein bana kalırsa başı dertte olan birine benziyor. Kendini bir dünya içinde buluyor Dasein. Oraya fırlatılıyor, bırakılıyor, bunu isteyip istemediği dahi sorulmadan, yani Daseinin işi hayli zor bana kalırsa, başına büyük bir mesele gelmiştir onun, varolmuştur, fırlatılmıştır, burada bazı kararlar vermek zorundadır. Dasein bir dünya içinde varolmak karakterini taşır öncelikle. Dünyayla ve dünya içindekilerle ilgilenir.
Dasein tek başına da değildir, ötekiler vardır hep. Heideger buna ‘hep-beraber olma- der. Bu demektir ki Dasein diğerleriyle paylaşım içindedir, ötekilerle karşılaşıp duruyordur, aynı mekan içindedir. Öte taraftan mevcut olma haliyle ifade edilecek olursa bir taş nasıl varsa Dasein de vardır.
Dasein ben kendimim, bu hep böyle, ben kendimden ayrıştırılamam.
Ama Dasein bir varolan gibi varoluşa sahip değildir sadece onun ötesinde kendi varlığını icra ederken kendi varlığını mesele eden bir varlık durumudur. Bu haliyle o varolanlar içinde müstesna bir konuma sahiptir.
Dasein hep kendisidir ama bir yönden de hiç kendisi olamaz. Hep diğerleriyle, diğerleri de başkalarıyla beraberdir. Sonunda ‘ben kimim?’ sorusuna ‘hiç kimse’ ya da ‘herkes’ cevabı verilir. Kaybolmaya çok teşnedir Dasein, ve bunu da hep ister zaten.
Dasein’ın özü onun varlığıdır aynı zamanda, onun varoluşudur.
Dasein bilimsel yapıların kavramlarıyla açıklanamaz. Dasein’i yine kendisi açığa taşır. O her durumda kendisidir. O varolma imkânlarıdır. Kendi olanaklarıdır.
Dasein otantik bir varoluşa sahiptir. Şu taş, bu masa, oradaki vazo ontik bir belirlenime sahiptir.
Dasein de bir bakıma, dünyada bulunuşuyla bunlarla asgari bir ortaklık taşısa da burada söz konusu edilen onun kendi otantik yapısıdır.
Kısaca ontik, nesneler, kategoriler, kavramlardır otantik; varoluştur. Dasein’in varlığının anlamının ontik bir belirlenim üzerinde onun ontolojik varoluşunun yapısı cevaplar. Bu nedenle bilimsel yapıların yargılarıyla, bir nesneyi, bir yaprağı veya buğday tanesini inceler gibi Dasein’i inceleyemeyiz.
Dasein’e sadece insan varlığı demek onu bir türe, cinse indirgenen somut bir varlık anlamına konumlandırır. Öyle değil midir peki, elbette bir yönüyle öyledir, somuttur, gerçektir, ancak bu anlamıyla yapılan Dasein sorgulaması ontik bir sorgulama olarak kalır. Oysa amaç bu değildir Heideger için.
Dasein’ ontikliği ona öncelikle yakın olan tarafı olsa da bizim istediğimiz – biz derken? Heideger- onun ontolojik açılımıdır. Ontik bir temel üzerinde ontolojik bir sorgulama, varolmanın anlamını göz önüne serebilir. Bu anlamda Dasein insan varlığından çok insan olma imkânlarıdır.
Dasein kendini seçer otantik olur; yok, akışına bırakır, ontik kalır. Sonunda ölüm mü var kardeşim, ben fazla kasmak istemem, ontiklik de pekala bana yeter diyorsa ki milyonlarcası öyle der, yolu açık olsundur, sadece ontik ontik yayılır çayırlarda.
Haa bir de unutmadan yazalım, Dasein zamanın ta kendisidir.
Devam eder ya da etmez, ben bilmem Dasein’in varlık minvalleri bilir!
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
'Varlık ve Zaman' günlüğü 3
14/1/2010 -Kategori: felsefe
'VARLIK VE ZAMAN' günlüğü 3
Varlık Ve Zaman’ı okumaya devam edelim.
* Bütün sorularda aranılan, sorulan ve sorgulanan üç özellik bulunur.
* Varlık sorusunun anlaşılması için atılacak ilk adım Platon’un yaptığı şekliyle hikâye anlatmamaktır. Yani varlığı diğer bir varlığa dayandırarak anlatmamak.
* Burada varlık ile var olanları ayırmak gerekir.
* Şu gördüklerimiz, hakkında konuştuğumuz şu şeyler, tanrı, yıldızlar, Dasein denen insan varlığı( şimdilik bu anlamıyla), ilişki kurduğumuz diğer tüm şeyler birer varolandır.
‘ Varlık varolanlarla kavranamaz.
Evet, Ortaya atılan soru şudur:’Varlık’ın anlamı nedir?’ Burada araştırılan şey varlığın neliği, ne tür bir yapıda olduğu değil var-olmanın, Varlık’ın ne anlama geldiğidir. Bir şeyin niteliği hakkında yapılan araştırma ile bir şeyin anlamını araştırmak farklı incelemelerdir.
Heideger hayatı boyunca bu soruyu sordu. Bu soruya cevap verebilmek için de Felsefe tarihinde varlık kavramı üzerine yapılan incelemeleri etüt etti. Ona göre Sokrat öncesi doğa felsefecileri varlığı dolaysız bir biçimde kavramışlardı. Fakat Platonla birlikte bu sona erdi ve varlık artık dolaysız bir biçimde anlaşılmaktan uzaklaşıp metafizik’in etki alanına girdi.
Metafizik nedir? diye soruyor olabilirsiniz elbette. Bu da hayalet kavramlardan biridir. Kalın kalın kitaplar okuyup da metafizik nedir hala anlamadıysanız üzülmeyin. Suç siz de değil. Bazen bir kavram o kadar çok değişik bakış açılarıyla tanımlanır ki sonunda ne idüğü ortadan kalkar.
‘Mabede o kadar çok mum yakılmıştır ki orada kimin olduğu bile artık belirsizdir.’ Cemil Meriç vakti zamanında böyle söylemişti.
Metafizik, gerçekliğin doğasının ne olduğuna dair verilen her türlü cevaptır.
Gerçekliğin son istasyonudur.
Her baş ağrısına devayı bulduğun ecza dolabıdır.
Tüm cevapların saklandığı ceviz sandıktır.
Burada Heideger söz konusu, o halde kendisinden dinleyelim mevzuyu:’ ‘Metafizik, varolanın Varlığını hem en genel olanın temele indirici birliğinde, yani her yerde genel geçer olanda, hem de tümlüğün temellendirici birliğinde, yani her şeyin üstündeki en yücede düşünür. Kurucu temel olarak varolanın Varlığı peşinen böyle düşünülür. Bundan dolayı bütün metafizik, aslına bakılacak olursa temelli gereğince, temelden sorumlu olan, temele hesap veren ve nihayet temelden hesap soran temel kurmadır.’ Nasıl? Çok basit değil mi?
Yani efendim diyor ki adam, her şey değişiyor bu âlemde ama değişen bütün şeylerin ardında, kökeninde değişmeyen bir öz var, değişmeyen bir temel, nah, işte o metafizik oluyor.
Tanrı var mı? Hakikat nedir. Ölüm nedir ve öldükten sonra ne olacak. Ruhun varlığı kanıtlanabilir mi? Varlığın özü nedir. Zaman ne anlama gelir. İşte mesela bütün bu sorular metafiziği ilgilendirir. Bu kavram farklı filozoflarda değişik görüntüler altında çıkar sahneye. Locke için başka bir yorumu Kant için başka bir yorumu söz konusudur.
Nasıl, zihninizde iyi kötü bir şeyler oluştu mu? İyi. O halde devam edelim:
Heideger Platon’u Batı metafiziğinin başlama vuruşunu yapmakla itham eder. Varlık artık bu metafizik tozun, sisin altında kaybolmuş ve unutulmuştur. İşin acı tarafı unutulduğu bile unutulmuştur. Aristo’da devam eden bu metafizik anlayış Orta çağ’ da dinselleşmiş, bir tür ilahi varlık alanına dönüşmüştür. Heidegger’ e göre, son darbeyi Decartes vurmuş ve varlık artık epistemoloji temelli bir metafizik anlayışla daha da karanlıklara gömülmüştür.
Bütün bu Batı düşüncesi Heidegger’ e göre işte bu yüzden, yani Varlığı unuttuğu için, unuttuğunu da unuttuğu için varolanlara dalıp oyalandığı için yozlaşmıştır.
Ne demiştik, o bütün kariyeri boyunca varolanla Varlık arasındaki ilişkiyi, Varlığı varolanlara indirgemeksizin izah etmeye koyulur, bunun için çabalar. Neden Varlığı tanımalamaz, işte bu yüzden, çünkü her tanım, bir anda, bu işe koyulduğu anda yani, metafiziğin o çok geniş çölünde bulacaktır kendini.
‘Varlık nedir, o kendi kendisidir. Varlık, hayır, bu tanrı değildir, kozmik bir temel de değildir. Varlık bütün varolanlardan uzaktır, yine de insana her varolandan , bu ister bir kaya, bir hayvan, bir sanat eseri, bir makine, ister bir melek veya tanrı olsun, daha yakındır. Varlık en yakın olandır. Gene de bu yakın insandan en uzak olarak kalır. İnsan başından beri varolanlara ve her zaman sadece varolanlara sımsıkı sarılır... Varlık meselesi her zaman varolanlarla ilgili bir mesele olarak kalır...’
‘Varlık , varolanda açığa çıktığı anda kendisini geri çeker.’
Sizde de boşa nefes tükettiğim gibi bir duygu oluşmaya başladı mı?
Devam etmesin artık...
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
varlık ve zaman günlüğü 2
13/1/2010 -Kategori: felsefe
VARLIK VE ZAMAN GÜNLÜĞÜ 2
Varlık Ve Zaman’da Heideger kendisinden önce hayli şöhret sahibi olmuş filozoflarla yoğun bir hesaplaşmanın içine girer. Platon’dan başlar, Aristo’yla devam edip nihayet Decartes, Hegel gibi ağır toplarla kozlarını paylaşır.
Zaten bu Alman kendisinden önce yapılanlara felsefe bile demez.
Şimdi ağır ağır ilerleyelim.
Heideger felsefe yapmanın varlık üzerine yapılan bir sorgulama olduğunu öne sürer. Felsefe varlıkla başlar. Felsefe varlıkla ilgilenmelidir. Ama öncelikle felsefenin amacı Varlık’ı doğadaki tüm bu nesnelerden ayırmaktır. İşte diyor Heideger, Sokrat öncesi filozoflar varlığı dolaysız olarak sorgulamışlardır ama Sokrat’tan sonra gelenler varlık sorusunu ikinci plana atmışlardır, bu sorunun yerine, nesnelerin ve objelerin neliği tartışmalarını koymuşlardır. Platonun idealar dünyası ile görünüşler dünyası ayrımı felsefenin üzerine çökmüş ve böylelikle varlıkbiliminin önemi göz ardı edilmiştir.
Aristo ve halefleri nihayetinde Varlık’ın gerçek anlamını, metafizik kavramlarla açıklamaya başladılar, bunun sonucunda asıl anlam kaybolmaya yüz tutmuş oldu. Geleneksel felsefenin yeniden hizaya sokulması gerektiğini söyler adamımız. Yıkım şart olmuştur yani ama bunu yapmak bizim gecekonduları yıkmak kadar zordur elbette.
Heideger hep şunu söylüyor. Felsefe tarihi boyunca Varlık ile varolanlar hep karıştırıla gelmiştir. Varolanlar şu şeylerdir, nesneler, cisimlerdir, şu kitap bu masa, şu lamba. Ama Varlık bunlar değildir. Varlık her türlü nesneden ayrılmalıdır. Heidegger’in bütün felsefesinde bu ayrım görülür. Varlık ve varolanlar.
Peki nedir varlık. Büyük harfle 'Varlık?'
Bütün bu nesnelerin toplamı mı?
Hayır, ama Varlık tüm nesneleri kapsar. Varlık ve onun yapısı her türlü belirlenmiş varlığın dışında ve arkasındadır.
Varlığın ne olmadığını anladık sanırım. Varlık ne değildir?
En azından bu soru cevaplandı böylelikle.
Ya Varlık?
Şu kitap vardır, deriz, Şu radyo sehpanın üzerinde. Ama bütün bunlar ‘ontik’ bir belirlenimdir. Dış dünya bize sadece bu ontik şeyleri verebilir. Oysa felsefenin amacı ontik varlığı değil ontolojik Varlığı sorgulamaktır. Varlık arabamızın direksiyonu gibi veya şemsiyemiz gibi elimizde olan, önümüzde duran bir şey değildir. Bir düşünce de değildir.
Hemen şimdi kafanızda bir ampul patlamış olabilir. Hiç heveslenmeyin! Varlık tanrı da değil.
Hümanizm üzerine mektupta şöyle yazar adamımız: ‘Varlık tanrısal ve külli bir yapı değildir.’
Peki şu yukarıdaki ontik ne ola? Eğer devam etmeyi başarırsak izah edeceğiz. Ama sizi bilmem de ben bir ormanda kayboldum. Tek damla ışığın içine işlemediği sık ağaçların olduğu bir orman.
Heidegger’in ormanı...
Şu ağacın altında bir sigara molası verelim
Burada soluklanalım. Hem terimiz soğusun!
Bu günlük şöyle bitirelim: Heideger, Fundamental Ontoloji dediği şeyle – fenomenoloji yöntemle- felsefenin en karanlık ve en muğlâk varlık sorusunu yeniden cevaplamak istiyor. Lakin ben üç yüzüncü sayfaya geldim fundamental ontolojiye hala rastlamadım. Ya da yanımdan geçti de ben farkına varmadım.
Kim bilir o ağacın altında derin bir uykuya bile dalmış olabilirim pekâlâ...
Şafakta görüşmek üzere...
Devam etmeyebilir de...
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
varlık ve zaman günlüğü 1
11/1/2010 -Kategori: felsefe
VARLIK VE ZAMAN GÜNLÜĞÜ 1
8 Aralık 2008
Zamanımı geçirecek ya da onu en has şekilde dolduracak daha anlamlı bir iş bulamadığım için ben de oturup Varlık ve Zaman’ı okumaya başladım. Ama sanmayın ki gece yarıları sessizliklerinde masa lambası ışığında yapmış olayım bunu. Şafaklarda, hem de buz gibi şafaklarda yaptım. Hikâye böyle başladı ve devam ediyor. Ölmeden önce yapılması gereken kişisel şeylerimden biriydi Varlık Ve Zaman’ı okumak. Başım göğe ermedi. Hem daha kitabın sonuna gelmediğime göre bunu bilemeyiz yine de değil mi, her neyse mutsuz olmayalım. Umut hep vardır! Bu umut denen şeyin ne olduğunu bilmesem de.
Varlık ve Zaman’ı Metroda ve eski otobüslerde okuyorum. İnsanlar uyukluyor ve üşümekte. Her halde ben garibe bakıp, dünyada ne çatlaklar var yahu, diyorlardır. Desinler. Haklılar belki de. Hep yorgunlar ve hep uykusuzlar. Paltosuna sarınmış bir adamın sabah sabah kitap okuması pek normal olmasa gerek. Hem de bu ülkede.
Hemen şunu da ifade etmek zorunlu bir açıklama olmalı benim için: Varlık Ve Zaman’ı okuyor oluşumun kişisel meraktan öte hiçbir anlamı yok. Kahveyi niye seviyorsam Ada’dan niçin bu kadar hoşlanıyorsam ve daha yüzlerce anlam veremediğim ilgilenmelerimle niçin düşüp kalkıyorsam, o kitabı okumamın da bunların cevaplarına benzeyen gerekçeleri var. Çünkü hoşlanıyorum. Çünkü seviyorum. Keyif alıyorum. Eğleniyorum en hafifinden. Ciddiyim! Size tuhaf gelebilir ama bazı sayfaları müthiş bir gerilim romanı okur gibi okuyorum. Bir kere istasyonumu bile kaçırdım. İşe geç kaldım. An geliyor kimi sayfaları tek kelime anlamıyorum, kendimi akışa bırakıyorum. Deleuse’nin dediğini yapıyor, ritmini yakalamaya uğraşıyorum. Karanlık bir mağarada ilerlemekten farkı yok çünkü o anlardaki durumumun.
Benim bu kitapla ilişkim bir ilkokul çocuğunun integralle karşılaşmasına benziyor.
Hiçbir felsefe eğitim almadım. Hiçbir hocam olmadı. Yani burada yazılanlar tamamen kişisel notlardır. Sağdan soldan araklamalar yaptım elbette. Ama her şey sizin içindi. Kendim için bir şey istiyorsam namerdim! Öncelikle bunu bir yere yazın...
Mizahi bir dil kullanmak istedim. Akademik bir dil kullanacak halim yoktu elbette, akademisyen olmadığıma göre bu dil ne mene bir şeydir onu da bilmem. Ben burada hikâye yazarken veya desen karalarken nasıl kendi kendime eğleniyorsam Varlık ve Zaman okurken de kendime şarkı söylüyorum. Mırıldanıyorum. Ve şunu da söylüyorum: Birileri bunları yazmış. Diğer birileri de bunları okuyup açıklamalar yapmış. Hepsinin zekâlarına hayranım. Çalışma güçlerine hayranım.
Nerden bakılırsa bakılsın en sonunda dünya bir hiçliğin içindedir. Nerden geldik ve nereye gidiyoruz? Hiç. Kocaman bir Hiç. Dinle, felsefeyle başka şeylerle avunuyoruz belki de. Çünkü ölüm var. Ölüm. Nasıl soğuk. Cenazelere katılıyoruz. Saflarda durup ölünün karşısında garip şeyler düşünüyoruz. Yaşıyor ve bir gün toprağın altına giriyoruz. Nasıl bir iş bu. Nedir bu olup bitenlerin anlamı. İşte her insan bu soruları bir biçimde sorar kendine. Bazıları daha iyi sorar. Bir geleneğin içinde sorar...
Kafası fazla çalışan yüzlerce adamla doludur felsefe tarihi. Biz sıradan insanların aklının ucundan bile geçmeyen konularda tuğla gibi kitaplar yazmışlardır.
Bu noktada orta malı şeyleri söylemekten daha ileri gitmeyeceğim. Bütün bunlar piyasadaki felsefeye giriş kitaplarından okunabilir. Bizim konumuz Heideger...
Heideger ilginç bir düşünür. Nefret edenleri ve hayranları var. Ama her iki tarafı da etkilemiş bir filozofla karşı karşıyayız. Onu ‘anlamak’ diye bir derdim, hele hele size anlatmak gibi bir meselem yok. Haşa! Ne haddime. Bütün bir Batı Felsefe Tarihine aşina olunmadan, bu tarihin büyük meselelerini bilmeden, nelerin konuşulduğunu anlamadan, o yüzlerce adamın ne dediğini okumadan Heideger’i veya diğer herhangi bir filozofu anlamak imkân dışı bir durumdur.
Sırf 19.yüzyılın felsefi tartışmalarından bile haberdar olmak gerekir.
İbni Sina’yı kaç kişi okuyor bu ülkede. Kitapları bile yeni çevriliyor. Kaç Müslüman İbnül arabi’yi okudu ve ya okuyabilir. Bir iki meraklı akdemiysen dışında kaç kişi onların neleri mesele edip de yazdığını anlayabilir.
Lafı uzatmayalım diyorum ama yine aynı tuzağa düşüyorum. Bir yazarın anlaması gereken şey her şeyi anlatamayacağı, buna gerek de olmadığı.
Size bir Varlık ve Zaman özeti geçeceğimi de söylemiyorum. Sadece yazmayı vaad ediyorum. Varlık ve Zaman üzerine yazılar. Varsa meraklısına elbette. Bu vaadimi tutma sözü de hiç vermiyorum.
Niçin Heideger? diye sorulabilir. El cevap. Çünkü gündeliği, gündelik yaşama dair diğer büyük düşünürlerin pek de itibar etmediği şeyler üzerine yazar. Akademik Felsefenin artık unuttuğu modası geçmiş şeyler üzerine... Ölüm gibi mesela. Varlığın anlamı gibi. Koku, endişe, zaman, hiçlik, dünyada olmanın anlamı vs...
Mistik bir havası da vardır esasında ve bu bakımdan biz doğululara yakın gelebilir. Herhalde Japonlar bu yüzden çok seviyor onu. Dolaylı konuşmayı sever bizim gibi. Zaten Varlık Ve Zaman diğer kitaplar gibi kategorileri yasaları odağa almaz. Her günkü içine düştüğüm şeylerin hikâyesini anlatır. Konuşur gibi anlatır hem de. Ama bu onun kolay anlaşılır şeyler söylediği anlamına gelmez. Yeni bir felsefi dil kuran düşünürlerdendir Heideger. Ondan birazcık tat alabilmek için epey bir zaman ne söylediğiyle, o çetrefil diliyle düşüp kalkmak gerekir. Hele de benim gibi Almanca’ dan bihaber garipler için durum daha da müşkildir.
Katolik bir aileden gelen adamımız tanrıya inanmıyor ama öyle bir Varlık’tan bahsediyor ki sonunda bu bizim inandığımız – ya da inanmadığımız – bir Yüce bir Varolan’a gelip dayanıyor. Tabi bu benim yorumum. Elbetteki Heideger buna karşı çıkıyor. Gerçi Der Spigel’de yaptığı röportajda ‘bizi ancak bir tanrı kurtarabilir...’ diyorsa da.
Hep Varlık, Varlığın anlamı deyip duruyor sayfalar ve sayfalar boyu ama bunun ne anlama geldiğini söylemiyor. Ya da ben anlamamış olabilirim pekala, en iyisi siz bir bilene sorun, derim.
Varlık Ve Zaman Platon’un Sofist kitabından bir alıntıyla başlıyor:
Hadi buradan yakın şimdi. Mesela Platonu okumuş olmanız lazım en azından. Daha ilk adımda çelme yiyoruz.
Benim gibi lafı fazla uzatanlara karşı hınç duyan biri için aslında Heideger yanlış bir seçimdir.
Rüdiger Safranski yazdığı biyografi de onun için ‘ yolları uzatmakta ustadır.’diyor.
Neyse yola koyulduk bir defa. Hem şunu açık yüreklilikle ifade edeyim. Bir filozofu okumak onu yanlış anlamaktır sonunda. Hele söz konusu Heideger ise bu herkes için böyledir. Onula ilgili yazılanlara baktığımızda bu duvara toslarsınız.
Zaten ‘Hiçbir şair gibi hiçbir düşünür de bizzat kendi kendini anlamaz. O halde nasıl oluyor da başka biri bir düşünürü bir şairi anlamayı aklından geçirebiliyor.’
diyen biri var sahnede.
Yani efendim onu anlamıyor veya yanlış anlıyorsak mazuruz.
Evet. Yanlış da olsa bir şeyler yazabiliriz artık.
’ Anlaşılıyor ki ‘varolan’ ifadesini kullanırken, tam olarak ne demek istediğinizi uzunca bir zamandır biliyorsunuz ve hatta ona aşinasınız. Bir zamanlar biz de biliyorduk ama artık bu konuda kuşkudayız, sanki bir bilmece karşısındayız.’
Heideger diyor ki, iki bin yıldan fazla bir süre geçti, o zamanlar Platon için bile ‘varolan’ bir bilmeceydi.
Peki günümüzde bu bilmeceye bir çözüm bulabildik mi? El cevap: Ne gezer!
İşte bu yüzden ‘Varlığın anlamına dair sorunun yeniden sorulması’ gerekiyor. Bunun için de adamımız oturup size beş yüz sahifelik bir risale yazıyor. Böylelikle varlığın anlamına ilişkin soruyu somut bir biçimde geliştirip anlamaya çalıyor. Somut, dediğine bakmayın siz, somutun bu kitapta bir bakıma anası ağlatılıyor.
Bu araştırmanın konusu esasında insanın varlık ve zamanla nasıl bir ilişkisi içerisinde olduğudur.
Burada vakit geçirmeden söyleyelim: burada cevaplardan çok sorular vardır ve Heıdegger soru sormanın cevaplamaktan daha önemli olduğuna inanan bir filozoftur.
‘Her soru sorma bir aramadır.’
Dolayısıyla varlığın anlamını arıyoruz bu çalışmada...
Devam edebilir...
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
''Bir öyküyü bitirince hep bomboş hissederim kendimi.
7/1/2010 -Kategori: Hikaye
''... Burası şirin bir kahveydi. Temiz ve sevimliydi, kuruması için eski sıcak anorakımı paltoluğa asıp yıpranmış ve yağmurdan bozulmuş keçe şapkamı peykenin üstündeki rafa koyduktan sonra bir sütlü kahve ısmarladım. Garson kahveyi getirdikten sonra paltonun cebinden defterle kalemi çıkararak yazmaya başladım. Michigan dolaylarını yazıyordum. Burada hava nasıl sert, soğuk ve fırtınalıysa öykü de öyleydi. Sonbaharın sona erişini çocukluğumda, gençliğimde ve delikanlılığımda da görmüştüm ama insan nedense bu bitişi ancak belli bir ortamdayken anlatabiliyor. Öykünün kahramanları içiyordu, bu beni de susatmıştı; bir rom ısmarladım. Böyle soğuk bir günde tadına doyum olmuyordu. Kendimi çok iyi hissediyordum; nefis rom bütün bedenimle olduğu kadar ruhuma da vermiş olduğu sıcaklığı hissederek yazmayı sürdürdüm.
Bir kız kahveye girerek tek başına pencerenin yanındaki masaya oturdu. Güzeldi. Yağmurla tazelenmiş yüzü yeni basılmış madeni paralar gibi tertemiz ve pürüzsüzdü., saçları kapkaraydı ve kesin çizgilerle yanağı boyunca köşegenlemesine kesilmişti.
Kızı görünce çarpıldım ve coşkuya kapıldım. Ona bu öyküde ya da bir başkasında yer vermeyi çok istiyordum, gelgelelim sokağı ve kapıyı görebilecek şekilde oturmasından birini beklediği belliydi. Yazmayı sürdürdüm.
Öykü sanki kendiliğinden yazılıyordu. Ben ona yetişmekte sıkıntı çekmekteydim. Başımı her kaldırışımda ya da talaşları içkimin altındaki tabağın içine doğru kıvıran kalemtıraşla kalemimi her açışımda kıza bakıyordum.
Seni ben gördüm güzelim, artık benimsin sen. Beni bekliyormuşsun ya da seni bir daha göremezmişim, dert değil: şimdi benimsin ya! diye geçirdim içimden.. Sen benimsin, Paris de benim. Ben de bu defterle kaleme aittim.
Sonra yeniden öyküye döndüm ve öylesine daldım ki kendimi yitirmişim. Artık ben yazıyordum öyküyü; o kendini değil; başımı kaldırıp bakmıyor zamanı ve nerede olduğumu merak etmiyordum. Rom da ısmarlamaz olmuştum. Üzerinde hiç kafa patlatmadığım halde bu rom bezdirmişti beni. Sonunda öykü bitti ve yorgunluğumu o zaman anladım. Son paragrafı okuyup bitirince başımı kaldırıp kızı aradım ama kız gitmişti. İyi biriyle çıkmıştır, diye geçirdim içimden, ama üzülmekten de kendimi alamadım.
Defteri kapatıp iç cebime koyduktan sonra garsondan bir düzine istiridyeyle burada bulunan beyaz şaraptan yarım sürahi getirmesini istedim. Bir öyküyü bitirince hep bomboş hissederim kendimi. Yarı mutlu, yarı mutsuz, sanki sevişmişim gibi...''
Ernest HEMİNGWAY
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
kırık ayna - Henry HARLAND
20/12/2009 -Kategori: Hikaye
Adam üç taş basamağı çıktı ve anahtarı kilide soktu ama anahtarı çevirmeden dinlenmek içindurdu, nefes aldı..Kapının üzerinde büyük, beyaz harflerle ismi yazılıydı: Bay Richard Dane. Temple’da geceyarısı daima çok sessiz olurdu. Bu gece ise sessizlik yoğundu tıpkı bir sis gibi..Pazar gecesiydi ve pazar geceleri, Temple’in dingin çevresinde bile insan çok derin bir sükunetin bilincinde olur.
Oturma odasındaki lambayı yakıp, kendini ateşsiz şöminenin önündeki koltuğa attı, yorgundu, bitmişti. Halbuki onu yoracak hiçbir şey yapmamıştı. Cheyen Walk’taki Rodericks’te her Pazar yaptığı gibi akşam yemeğini yemiş, faytonla evine gelmişti. Yorgun olması için hiçbir sebep yoktu ama yorgundu. Ölümcül bir dermansızlık bir sıvı gibi tüm vücuduna ve ruhuna sinmişti.Yatağına gidemeyecek kadar yorgundu.“yaşlanıyorum, galiba yaşlanıyorum” diye düşündü.
Bir başkası için bu durum bir varsayım değil, kesinlik, bir gelişme değil, bir tamamlanış olurdu. Gerçekten yaşlanıyor muydu? Fakat öyleydi, yüzünde çizgiler, saçları aklaşmış, koltuğa gömülmüş, güçsüz, tükenmiş, yaşlı bir adamdı. Altmışına gelmemişti ama 75 yaşında biri gibi görünüyordu.
Anlamsız, sıkıcı bir şekilde hayatını düşünüdü, sisli bir manzara gibi geride bıraktığı hayatının bir başarısızlık olduğunu düşündü, hayatı ona ne getirmişti? Eline ne geçmişti? Ne kazanmıştı?
Hiçbir şey, hiçbir şey. Hayatı ona yalnızlık, yaşlılık, hayal kırıklığından başka bir şey getirmemiş, eline başka bir şey geçmemişti. Ve özellikle bu gece, bir yorgunluk ve miskinlik hali üzerine ağır gelen, boğan bir battaniye gibiydi. Birkaç metre ötedeki masanın üzerinde bir viski sürahisi, soda şişeleri ve birkaç kadeh duruyordu. Yorgun gözlerlerle onlara baktı, ihtiyacı olan şeyin orada olduğunu biliyordu. Bir parça viski onu güçlendirecek, kendine getirecek, kalkıp, soyunup yatağına gitmesini sağlayabilecekti. Fakat ayağa kalkıp, viskiyi dolduracağını düşününce, sanki bu Herkül kuvveti gerektirecek kadar zor bir işmiş gibi vazgeçti. Hayır..çok yorgundu. Sonra aklına yarım saat önce Chelsea’da bıraktığı arkadaşları geldi. Sanki tanımlanamaz bir süre yıllar, yıllar geçmişti, uzak bir geçmişten gelen, zarzor hatırlanan, bulanık hayaletlerdi.
Evet hayatı tam bir başarısızlık, sefaletti, hiç bir şey getirmemişti, ektiği şey sadece küllerdi. Faydalı bir hayat olsaydı, mutsuzluğu kabullenebilirdi, mutlu bir hayat olsaydı, faydasızlığını unutabilirdi, fakat hayatı hem mutsuz, hem de faydasız geçmişti. Başkaları için hiçbir şey yapmamıştı, kendisine bir kazanç sağlamamıştı, fakat çalışmıştı, denemişti. Oxford’u bitirdiği zaman insanlar ondan büyük şeyler yapmasını bekliyorlardı. Kendisi de büyük şeyler yapmayı umuyordu. Zeki, hırslı, yetenekli azimli biri olarak görülüyordu. Bir isim yapmak istiyordu, verimli çalışmalar yaparak varlığını gösterecekti. Ve çok çalışmıştı, tüm bilgisini, tüm yeteneğini, tüm enerjisini çalışmasına verdi, kendisine hiç vakit ayırmadı. Günler, geceler boyu çalıştı. Ve sonunda ne eline geçti? Siyasi ekonomi üzerine üç, dört ciltlik bir kitap. Vaktiyle okunup, birazcık tartışılan ve sonra da tamamen unutulmuş yerini yeni yazarların kitabı almıştı. Acı acı “hamur haline getirildi” dedi. British Museum, Oxford üniversitesinin kütüphanesi ve kendi evindeki kütüphanedeki oraya buraya saçılmış birkaç düzine kopya haricinde, basılan kitapları, değer verilmemiş kitapların uğradığı yazgıya uğrayarak, hamur haline getirilmişti.
Nefret edilesice sözcük ‘hamur, hamur, hamur” diye yorgun beyninde defalarca tekrarlandı durdu. Bir süre boyunca duyduğu tek ses buydu.
Hayatı boyunca çok çalışmıştı ve sonuç? Yaşam? Eğlence? Başarısızlıktan başka hatırlayacak hiçbir şeyi yoktu. Özleyecek, arzu edecek bir şeyi olması gerektiğini söylemek kafiydi. Yüreğini koyacağı bir şey...ta başından beri böyle olmuştu, daima böyle olmuştu.
Bir heykel gibi sessiz oturdu ve hatıralarının oradan oraya sürüklenmesine izin verdi. Gözünün önünde hep sefillik, yıkım, yenilgi, enkaz, boş umutlar vardı. Yavaş yavaş bunları gözünün önünde canlandırdı. İsyan edecek, gücenecek hali kalmamıştı.
Kahverengi,deri koltuğun kolunda, dümdüz duran eline baktı ve bir an elinin dışında her şeyi unuttu. Ne kadar zayıf, ne kadar beyaz, ne kadar cılızdı, tırnaklarında minik yarıklar vardı, damarları koyu kablolar gibiydi, derisi pörsümüş sarkıyordu, kurumuş, ihtiyar bir adam eliydi. Gözleri kapanıp, başı düşüne kadar eline baktı, uykusu yoktu sadece bitkin ve yorgundu.
Başını kaldırıp, pozisyonunu değiştirdi, üşüyordu fakat kalkıp üzerine bir şey giymek veya yatağa yatmaktansa, soğuğa katlanmak kolayına geliyordu.
Dünya ne kadar sessiz, odası ne kadar boştu, üstüne büyük bir yalnızlık, terkedilmişlik hissi çöktü. Tüm insanlardan uzaktı, başına bir şey gelse, yardıma ihtiyacı olsa ne yapacaktı? Birine seslense? Kim duyacaktı? Her sabah saat 9’da kapıcının karısı çayını getirirdi. Saat 9’a kadar beklemekten başka çaresi yoktu.
Ah, evlenseydi, bu bekar odaları yerine kendine ait bir evi, karısı, çocukları olsaydı...
Gerçekten, evlenseydi...evlenememesi en büyük derdiydi, evlenememişti, sevdiği kız onun olmamıştı, başarısızlık? Başarı? Eğer Elinor Lynd onun karısı olsaydı, tüm dünyanın başarısızlık dediği şeylere güler geçerdi. Ama bu konuda talihsizdi ve onunla evlenemedi.
Kıza rastladığında 12 yaşında bir oğlandı, kız da 18 yaşındaydı. Gözünün önüne geliyordu: İnce, kadınsı hatları, parlak gözleri, gülen ağzı, kahverengi kıvırcık saçları, ah, onu ne çok sevmişti! 12 yıl onu beklemiş, umut etmişti, onu kazanmayı ümit etmişti. Fakat her seferinde kız “Hayır, seni sevmiyorum, senden hoşlanıyorum ama bir arkadaş gibi, anne, baba, kardeş gibi...ama seninle evlenemem” Buna rağmen hiç kimseyle evlenmedi, kimseye aşık da olmadı. Baba evinde bir aziz misafir olarak yıllarca yaşadı, sonra da öldü. Hastalandığı söyleyip, ona haber verdiler. Ondan sonra hafızasında bir boşluk oluştu. Siyahlar, kırmızılıklar, karmaşıklık, ızdırap karışımı bir boşluk...sonra öldüğünü söylediklerinde korkunç bir sükunet..
Cenazeden sonra kızın odasında annesi, babası ve kızkardeşi Elizabeth ile ayakta durduyorlardı. Odayı dolduran soluk ışığı hatırladı, her şey ne kadar düzgün ve soğuktu, öldüğü yatağı orada duruyordu, tuvalet masasında aynası, saç fırçası, kitaplığı, çalışma masası, raflarda birkaç ilaç şişesi. Tekrar ne kadar öfkeli olduğunu hatırladı, ilaçlara baktıkça onlardan nefret etti çünkü görevlerini yapmamışlardı.
Annesi “ Richard, hatıra olarak istediğin bir şey varsa alabilirsin, neyi istersin?” diye sordu.
Tuvalet masasının üzerinde fildişi çerçeveli bir ayna vardı, onu alıp alamayacağını sordu ve aynayı aldı. Sevdiği kız kuşkusuz binlerce kez o aynaya bakmış, saçlarını taramıştı. Ayna onu yansıtıyordu, onunla özdeşleşmişti. Adam o aynada kıza ait bir şeylerin mutlaka kaldığına emindi. Aynayı almakla sanki kızdan bir parçaya da sahip olmuş gibiydi. Aynayı evine götürüp, tutkuyla bağrına bastı.
Sevdiği kızın binlerce kez baktığı bu ayna artık adamın en değerli hazinesi, mistik bir arkadaşı olmuştu. Bu ayna adama hem sonsuz bir acı, keder, hem de sevinç veriyordu.
Ayna şu anda yine fildişi muhafazasının içinde ve şöminenin üzerinde duruyordu. Onun yeri orasıydı, şömenin üzerine koymuştu böylece ayna her zaman gözünün önünde olacaktı. Koltukta sırtını geriye yasladı ve gözleri aynaya takılı kalarak, bir süre “benimle evlenseydi ölmezdi, benim aşkım, sevgim onu iyileştirirdi” diye düşündü. Tekdüze bir şekilde, bunları kafasında tekrar tekrar tekrarladı. Gözleri hala fildişi aynadaydı.Yaşlılığın bir sonucu olarak baktığı bir şeyden gözlerini uzun süre alamıyor, düşündüğü bir sözcüğü de sürekli tekrarlıyordu.
Fakat sonunda bir parça doğruldu, öne doğru uzanarak, aynayı fildişi muhafazasından çıkartmak için elini uzattı, onu almak, bakmak istedi. Ama alırken aynayı yere düşürdü, aynanın arkasındaki deri kısım fildişine tutkalla yapıştırılmıştı, menteşe açıldı ve ayna parmaklarının arasında yere, şömine önüne düştü, elleri onu tutacak kadar güçlü değildi.
Aynanın kırılırken çıkardığı ses içini deldi geçti. Koltuğuna yaslandı ve gözlerini kapadı. Kalbi egzersiz yapmış gibi çarpıyordu, başına bir felaket geldiğini biliyordu, ayağının dibine düşüp tuzbuz olan ayna parçalarını tahayyül ediyordu, çok üşüyordu, büyük bir hızla bir karanlığın ve soğuğun içine çekildiğini hissetti. Kulaklarında hızlı bir gürültü, başında hafif bir başdönmesi vardı. Olacakları durdurmaya çalıştığını hisseti, yardım çağırmak istedi ama elleri boşlukta kaldı, seslenmek istedi ama sesi sıkmadı ve sonsuz bir boşluğun içine doğru çekildi.
Doktor “evet ölmüş, öleli birkaç saat olmuş, koltuğunda otururken huzur içinde gitmiş olmalı” dedi. Kapıcının karısı “zavallı beyefendi, koltuğun yanında kırık bir ayna var, bu kesinlikle uğursuzluk işareti” dedi.
Yazan: Henry Harland
Çeviren: Müjde Dural
shortstorydunyasi'ndan alınmıştır.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
bir öykü
5/12/2009 -Kategori: Hikaye
ORMANLARIN GÜMBÜRTÜSÜ
Ethem BARAN
|
Perdenin gerisinde beliren günün ilk ışıkları ile birlikte meşe ve gürgenlerin altında sarı düğün çiçekleri, çuha çiçekleri, yıldız yıldız orman laleleri mi açmıştı? Öyle olmalıydı. Defne ve nar ağaçlarının oraya doğru da mührüsüleyman, yılanyastığı ve sütleğenler…Bahar gelmişti demek. Kalkmalı.Yatakta doğruldu. Perde iyice ağarmıştı. Deniz ışığa boğulmuştur şimdi. Göz alıyordur. Bu ışığı kaçırmamalıydı. Çıkıp denizi uyandırmalıydı. Sonra dönüp ormana bakmalıydı şöyle aşağıdan yukarı. Ağaçlara bulaşan sis ağır ağır çekilmeliydi. Güçlükle kalktı. Yatağın, geceyi uykusuz geçiren ılıklığı odanın ağır ve yapışkan havasına karışıp pencerenin önüne birikti. Perdeyi aralayıp dışarı baktığında düşecek gibi oldu. Ne kadar çok ev yapmışlardı köye! Ortalıkta ne çiçek vardı, ne ağaç. Deniz, yüksek iki binanın arasından azcık, zar zor görülüyordu. Öylesine uzak, donuk, var yok arası gri bir renk… “Hanım, gel hele, bir bak...” Sesi pencerenin önünde kaldı. Yorganın kıvrımları arasında olağanüstü bir uyumla kendini kaybettirmiş olan kedi, sabaha kadar uyuduğu yerden sünerek ayrıldı, ayaklarının dibine geldi. Adam, şöyle bir, gözünün ucuyla baktığı kedinin yaşlı olduğunu düşündü nedense. Bu hayvanlar kaç yıl yaşıyordu acaba? Köydeyken kedileri vardı, köpekleri de. Kaç yıl yaşamıştı onlar? Bunu hiç düşünmemiş olmasına şaştı. Yaşını tamamlayan kedi nasıl ölüyordu? Evin bir köşesinde, bir gece ölüp gidiyor muydu? Ev sahibi sabah kalktığında onun ölüsünü mü buluyordu? Böyle mi oluyordu? Yoksa evi terk edip gidiyor muydu bu hayvanlar? Peki nereye? Bir başka evin duvarının dibine, balkonunun altına, bir ağacın gölgesine, bir bahçe duvarının kuytusuna... nereye? Hiç kedi ölüsü görmemişti bugüne kadar; nereye saklanıp ölüyordu bu hayvanlar? Kendisi buraya ölmeye mi gelmişti? Arkadaşları doğup büyüdükleri yerde, köylerinde ölmüştü ne güzel. O niye ölemiyordu? En son kim ölmüştü? Rüzgâr ahşap evin çevresinde, denizden doğru, bir şeyleri buralardan söküp atmak istercesine esiyordu. Meşeler acıklı acıklı inliyordu. Birbirine değen dallarla iç içe giren yaprakların, saçı başı yolunan böğürtlenlerin, çalıların iniltileri, tahtaların arasından, pervazlardan odanın içine giriyor, evin çevresini dolanıyor, sonra gidip dalgaların öfkeli homurtusunun altında kalıyordu. Deniz hiç durmadan kaldırıp kaldırıp kendini kıyıya vuruyordu. Adam kaç kez kalkıp iniltili pencerenin önünde oturmuştu. Kendi vücudunun iniltisi, yanında yatan, aslında uyumadığını bildiği karısının iniltisi ve dışarısı ile içerinin iniltisi birbirine karışıyordu. Koyu, kopkoyu bir karanlıktı gördüğü. Ara sıra, aşağılarda, iyice aşağılarda denizin köpürüşünü görür gibi oluyordu kıpırdanan karanlığın içinde. Son zamanlarda, alışkın olduğu bu karanlığa acıtan, sızlatan bir yalnızlığın bulaştığını hissediyordu. Çocukluğunun, gençliğinin, annesi, babası, kardeşleriyle gülüştükleri günlerin, kendi çocuklarının cıvıltılarının, kızlarının gelinlik düşlerinin, oğullarının ele avuca sığmaz delikanlı hoyratlığının sindiği karanlıktı bu. Hiç bu kadar kendi başına kalmamış olan karanlık. Yalnızlığa bulaşmış karanlık. Kendi karanlığından korkan... Sonsuzmuşçasına. Çözülemeyen, ağarmayan. Sancılı. Değişmeyen. Her şey değişirken, değişmeyen. Meşeler, fındıklar, evin önündeki koca dut ağacı, geniş yapraklı incir, geride koca orman, aşağıda, ta aşağıda her gün yeniden dirilen kocamış deniz, köyün boşalmış, boşalıp tahta kalabalığının altında unutulmuş bir sessizlikte avunan terk edilmiş evleri, bacası tüten üç beş evdeki üç beş ihtiyar, kendi gölgesinden korkan köyün tek köpeği, bunların hepsi doğan günle batan gün arasında değişirken, inatla değişmeyen, tek sığınağı, tek dostu bildiği karanlık. Sırtı üşüyünce tekrar yatmıştı. Karısı inlemeye devam ederken dışarının iniltisi kesilmiş, yerini atlayıp zıplayan bir tıpırtı almıştı. Denizin öfkesi dinmişti. Cama vuran damlalar ucu açık bir uykuya doğru yavaş yavaş çekmişti onu. Gece yağmuru sabaha kadar yıkamıştı ağaçları. Kapıları çalındığında, kalın bulutların arasındaki bulabildiği boşluklardan, ıslanmış, alaca yeryüzüne bakmaya çalışıyordu güneş. Dürdane’ydi kapıdaki. Gecenin, karanlığın, yağmurun, perişanlığın içinden kendini güçlükle sıyırıp bu kapının önüne yıkılmış gibiydi. Hiçbir şey demedi. Adam ona baktı, o adama. Karısı indi o ara tahta merdivenlerden. O da konuşmadı. Çekilip gitmiş yağmurun sesi vardı sanki ortalıkta. Denizin susmuş uğultusu, camların ağlayan yüzü, yaprakların domur domur damlacıkları. Çamurlaşmış otların üşümüşlüğü. Karısı içerden ceketini getirdi adamın; kendisi de atkısını aldı sırtına. Kapıyı kapatıp çıktılar. Dürdane, kocasının soğuyan bedenine bakarak sabahı beklemişti. Olmayan sabahı. Dinmeyen yağmuru. Ağarmayan karanlığı. Bundan sonrasının nasıl olacağını hiç düşünmemiş olduğuna şaşmıştı. Gün ışıyana, yağmur dinene, deniz susana kadar beklediği hâlde şaşkınlığı geçmemişti. Onların çit boyunca çamurdan kaymamaya özen göstererek gidişlerini gören bir iki ihtiyar daha göründü gıcırtılı kapıların önünde. Durumlarından olanı biteni anladılar; sessizce takıldılar peşlerine. Cenaze evinde hepi topu beş altı ihtiyar ölünün başında kalakaldılar öylece. Nice sonra içlerinden biri Kur’an okumayı, bir diğeri de yukarı köyden gelen minibüsü bekleyip, şoföre haber vererek bir hoca ve cenazeyi kaldıracak birkaç adam bulunması gerektiğini söylemeyi akıl edebildi. Çökelezin Kadir’in soğumuş bedeni, çevre köylerden gelen elden ayaktan düşmüş üç beş akranının yardımıyla toprağa verildiğinde, mısır tarlasının ortasındaki köhne evin ormana bakan odasındaki yatağın üzerinde Dürdane ondan kalan boşluğu okşayarak yaklaşan karanlığı bekliyordu. “Çökelezin Kadir,” diye mırıldandı. “Öyle değil mi hanım, en son Kadir ölmedi mi?” Kendi sesinden ürktü. Hanımına seslenirken kediye baktığının farkında değildi. Kedi, sırtını kamburlaştırıp kuyruğunu dikerek bacağına sürtünüyordu. Sorusuna karşılık alamayışını umursamadı. Tekrar karşı binalara bakmaya başladı. Dün evin arkasındaki tarlayı ekmişti. Küçüktü ama karısıyla ona yetiyordu. Diğer tarlalar ormanlaşmaya başlamıştı çoktan. Meşe, fındık fidanları, eğrelti otları, böğürtlenler tarlayı yutmuş, geçit vermez olmuştu. Nicedir ekip biçtikleri yoktu. Evin önüne de dut ağacının oraya kadar mısır ekiyordu. Yazın çocukları, gelinleri, damatları, torunları tatile geldiklerinde, narların dibindeki yarısı yıkılmış eski ocakta közleyip yiyorlardı. O zaman, yani onlar geldiğinde, kuşlar dile geliyor, çeşmenin suyu dile geliyor; denizin üstünde, gündüzleri deli bir mavi, geceleri delimsirek bir lâcivert ışıklarla oynaşıyor, başka zaman ses vermeyen dipsiz karanlık, çocuk cıvıltıları, şen kahkahalar, çatal kaşık sesleri, keyifle tüttürülen sigara dumanlarıyla; eski çocukların gülünç anıları ve yaramazlıkları, yeni çocukların gürültülü afacanlıklarıyla dolarak uykuyu unutuyor; evecen bir güneş tavşan kanı çayların mis kokusunda dile geliyor; böcekler, sivrisinekler dile geliyor, hanımı dile geliyor, ansızın gençleşiyordu. Adam, “Gitmeyin!” diyordu oğullarına. “Gitmeyin!” Oğlanlar, mesai yılgını çizgili yüzleri, dumanlı gözleriyle, gözlerini kapatan tozlu kirpikleri, öne eğilen başları ve yutkunan boğazlarıyla susuyorlardı. Gelinlerden biri, “Ne yapalım gitmeyip de, evimiz, işimiz orada...” deyiveriyordu. “‹şte ev!” diyordu adam, “Ben size iş bulurum burada.” Gülüyorlardı. Dağ taş, orman, deniz, kuşlar, ağaçlar, torunlar, gelinler gülüyordu; oğlanlar başlarını yana sallıyordu. ‹şte o zaman, her şey değişirken değişmeyen gece gelip çörekleniyordu yanı başına. Ağaçlar sisi omuzlayıp kaldırıyordu. Deniz çıldırıyordu. Eşikte durup, köyü yutan karanlığa, karanlığın yuttuğu sessizliğe, sessizliği bitiren yağmura, doğan güne, günün uyandıramadığı köye, köyün can çekişen evlerine, güneşin batıp gidişine, gecenin aynı biçimde aynı yere gelişine bakıyordu. Karısı içeri sokamıyordu onu. Bahaneler icat edip kasabaya inmesini söylüyordu. Adam, kasabaya indiğinde, gölgesini, aşınmış, topraklaşmış kaldırımlarda sürükleyip, kahvelerin tahta iskemlelerinde, dumanlı camlarında, tanıdık yüzlere rastlayamadığı masalarında gezdirerek pazar yerinin cıvıltısı azalmış durgun kalabalığında söndürüyordu. Sonra yine eşikte buluyordu kendini. Bazen ayakta, bazen oturarak saatlerce, günlerce, aylarca köyü seyrediyordu. Karısının çeşmeden su getirişini, ormandan odun toplayışını, hamur açıp, kendi gibi yaşlı iki komşu kadınla ekmek yapışını izliyordu. Kimi ‹stanbul’a oğlunun kızının yanında kalmaya yarı gönüllü, kimi de hastane, doktor diyerek zorunlu gittiğinden köyde kalan iki yaşlıdan biri olan Cavlak Sabri’yle yıllardır konuşmadığı, muhtar da onun suskunluğu karşısında daha fazla dayanamayıp bir süre sonra savuştuğu için, çaresiz, her sabah, önce defne ağacındaki kuşları uyandırıyor, şöyle bir aşağıdan yukarı ormana bakarak ağaçlarla konuşuyor ve hiç zaman kaybetmeden kuşlarla birlikte denizi uyandırmaya, yalçın kayalıkların oraya, tepeye gidiyor, sonra gelip eşiğe dikiliyordu. Tıpkı şimdi olduğu gibi. Kedi hâlâ -kuyruğu havada- ayağının dibinde, eli araladığı perdede; iyice saydamlaşmış, donuk bir deri hâline gelmiş, güçsüz, hantal eli... Ne kadar ağırlaşmıştı elleri, ayakları, bedeni. Bir de kemik erimesi var diyorlardı. Nasıl erimeydi bu? Öyle olsa bu eller bu kadar ağırlaşır mıydı? Köyde böyle değildi bu eller. Böyle yabancı değildi. Bütün gün odasında, yatağın içinde oturuyor, ellerine bakıyordu. Ellerini dinliyordu; ellerinin ona anlattıklarını... Evin onarılacak yerlerini, kırılacak odunları; babasının, anasının mezarlarını... Ot bürümüştü mezarları. Duvarı yıkılmıştı. Oradaki çalıları, fidanları, otları temizlemeliydi. “Beni de, ananızı da oraya gömün,” diyordu akşamları oğluna. Oğlu susup yutkunuyordu. Yapılacak bir dolu işi olduğu hâlde buraya getirdikleri için kızıyordu. Odanın içinde büyüyen sessizliğe, büyüyen geceye; gecenin ışıklarla delinerek bir türlü gerçek karanlığa ulaşamayan karanlığına; gece uzadıkça, sabah uzadıkça uzayıp yatağa, odaya, geceye, karanlığa sığmayan, uzadıkça sızlayan, zonklayan ellerine kızıyordu. Akşamları oğlu işten gelince evdeki sesler çoğalıyor, ev hareketleniyordu. Televizyondaki anlamadığı görüntüler, birbirinin üstüne binip iç içe giren netleştiremediği sesler beynindeki uğultuyu çoğaltıyordu. Kendisine seslenildiğini, bir şey sorulduğunu nice sonra, dudaklarından, karşısına geçip bağırmalarından anlıyordu. Bazen konuşacak oluyor, ağzından ses çıkmadığını anlayınca şaşkınlıkla bocalıyordu. Köydeki birilerini soruyordu oğluna, konuşmaya, sohbete susamış kıpır kıpır bir heyecanla. Torunu, “Ben nerden bileyim dede, babama sor, sen beni gene karıştırdın,” diyordu. Oğlunun bazen çocuk, bazen büyük olmasını bir türlü anlayamıyordu. Zaman ne kadar çabuk geçiyordu. Ya da niye hiç geçmiyordu! Odasında bütün gün oturup baharın gelmesini bekliyordu. Bahar kısadır, gençlik gibi. Çabuk geçer, hemen yaz gelir. “Yaz gelsin, havalar ısınsın gideriz köye baba...” Bir gün oğlu odasına gelmişti. Yanına, yatağın üzerine oturmuştu. Sarılıp başını göğsüne çekmişti. Saçlarını okşamıştı. Sarsıla sarsıla, hıçkıra hıçkıra ağlamıştı. “Babam benim,” demişti, “babam...” Elleri, kopasıca elleri yerinden kalkmamıştı ki oğluna sarılsın. “Niye getirdiniz bizi buralara oğlum, köyümüzde bıraksaydınız ya...” diyebilmişti yalnızca. Oğlu sımsıkı sarılmıştı ona. “Köyde bir bardak su vereniniz mi var baba, ölseniz haber verecek biri...” Sonrasını hatırlamıyordu. Sonra ne olmuştu? Ne zamandı? Dışarda kar mı vardı? Gece yarıları kalkıp balkona çıkıyor, iki bina arasından görünen bu uzak denize bakarak köyün o sessizliğini, rüzgârını, denizin uğultusunu, karanlığın korkutucu, ürpertici güzelliğini arıyordu. Bahar gelmişti ama şehrin bundan haberi bile yoktu. Geçenlerde, berbere gidiyorum diye evden çıkmıştı. fiu karşıdaki yüksek iki binanın arasındaki sokaktan aşağı inip demiryolu köprüsünün altından geçtikten sonra bulanık denizin kıyısına inmişti. Karşıda adalar belli belirsiz. Deniz vurdumduymaz. Üstünde paslı gemiler. Kendi denizinden gemi geçmezdi ama o böyle ölü de değildi. Gece gündüz kıpır kıpır, köpüklü, hırçın, konuşkan. Bir çay bahçesine oturmuştu. Çay söylemişti. ‹şte bu eller, bu lânet olası eller bir bardağı kaldırmayı becerememişti. Evde yemeği de döküyordu. “Odama getirin yemeğimi,” demişti, “çocuklar tiksinmesin.” Oğlu başta karşı çıkmış, sonra seslenmemişti. Karısı diğer oğlunun evindeydi. Ne zamandır onu da görmemişti. O olsaydı yanında... Hiç olmazsa. Çekip çevirirdi onu. Bakardı. Garson devrilen bardağı almaya geldiğinde, “Biliyor musun, ben askerliğimi denizci olarak yaptım,” dedi. Garson anlamaz gözlerle bakıyordu. “Sahil çocuğuyuz diye denizci yazmışlar; gemide yaptım, ama yüzme bilmezdim.” Garson bardağı almış gidiyordu. “Keşke öğrenseymişim...” Mırıldanmıştı kendi kendine: “Meğer hiçbir şey öğrenmemişim; nasıl yaşanır, nasıl ölünür...” Kıyıdaki taşların üzerine oturmuştu. Yosunlu, kara taşlar. “Sizin kafanız rahat tabii, bu uyuz deniz geceleri bile dövmüyordur sizi.” Ses veren olmadı. Kimse konuşmuyordu zaten onunla. Kalkıp denize sırtını dönerek yürümeye başladı. Geniş caddeden karşıya zor geçti. Karşıdan gelmekte olan bir taksiyi durdurup bindi. “Sür,” dedi. Evin önüne gelince indi, “Sen burada bekle, bavulumu alıp geliyorum,” dedi şoföre. Bedenine can gelmiş, ayakları, elleri kuş gibi hafiflemişti. Merdivenleri soluk soluğa çıktı. Kapıyı pürtelâş çaldı. Gelini onu o hâlde görünce neye uğradığını bilemedi. “Bavulumu ver, ben gidiyorum; annenin adresini de bir kâğıda yaz ver!” Sonra kendini odasında, yatağının üzerinde, kucağındaki kediyi okşarken bulmuştu. Yüreği hâlâ kuş gibi çırpınıyor, bacakları titriyordu. Bir kadın evin içinde bağırıp geziniyordu. “Baba sen deli misin? Ne köyü, ne gitmesi?” Bu kadını bir yerlerden çıkaracak gibi oluyor, hatırlayamayınca vazgeçiyordu. “Sen kimin kızısın yavrum, kimlerdensin? Oğlum nerede? Ben köye gidiyorum, ona kasabadan iş bakacağım. Sonra o da gelecek. Gelin nerede?” Kadının sesi yükseliyordu. “Buradayım işte baba, tanımadın mı? Benim, ben...” Torunları oldukları yerde zıplamaya başlıyorlardı. “Dede, ben kimim? Beni tanıdın mı dede? Hah hah ha...” Kadın odaya girdi. “Uyandın mı baba?” Ardından bir çığlık yükseldi. “Baba ne yaptın? Bu topraklar ne?” Adam, saksılardaki toprakları odanın her yerine gelişigüzel serpmişti. Topraksız kalan çiçekler duvarın dibinde ölmeyi bekliyordu. “Evin arkasındaki tarlayı ektim,” dedi. “Annen de evin önündeki tarlaya mısır ekecekti. Ne yapmış, bitirmiş mi?” Kadın olduğu yerde donup kaldı. “Annem öleli iki ay oldu,” diyemedi. “Ölürken, senin resmini göğsünün üstüne koydu, okşadı okşadı. Aylardır konuşmuyordu. O gün ilk kez konuştu, ‘yüreğim yanıyor’ dedi, başka bir şey demedi.” Adam kediye baktı, “Gel,” dedi. Balkon kapısını açtı.
ethembaran.com yazarın resmi web sitesi |
Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Emily için bir gül... Wıllıam Faulkner
27/11/2009 -Kategori: Hikaye
Bekar bayan Emily Grierson ölünce, tüm kasaba cenaze törenine katıldı, erkekler yıkılmış bir abideye gösterdikleri bir tür bağlılık ve saygıdan, kadınlarsa daha çok evin içini görme merakından cenazeye katıldılar. Son on yıl içinde evin uşağı, bahçevanı ve aşçısı dışında kimseyi görmemişlerdi.
Bir zamanlar en seçkin caddemiz olan sokakta, yetmişlerin ağır, parlak tarzında, kubbeli dekorasyonlu, sivri çatılı, yuvarlak balkonları olan, vaktiyle beyaza boyatılmış, büyük bir evdi. Fakat pamuk ayıklama makineleri ve garajlar, çevredeki en saygın kişilerin evlerini bile bozmuştu, sadece Bayan Emily'nin evi kalmıştı ki, o da göz zevkini bozan benzin pompaları ve pamuk vagonlarına karşın, inatla ve koketçe yavaş yavaş çürümekteydi. Ve şimdi Bayan Emily de Jefferson muharebesinde ölen kimi rütbeli, kimi isimsiz Konfederasyon ve Birlik askerlerinin arasında, beton mezarlıkta yatan diğer saygın isimlerin temsilcilerinin yanına gidiyordu.
Bayan Emily, sağlığında kasabalılar için adeta miras kalmış bir gelenek, görev, bir çeşit yükümlülüktü;1894'de, zenci kadınların önlük giymeden sokakta dolaşamayacaklarını ilan eden belediye başkanı Albay Sartoris, kadının babası ölünce, onu vergiden muaf tuttuğu günden beri böyleydi. Bayan Emily böyle bir ianeyi kabul etmeyeceği için de, Albay, kadına babasının vaktiyle kasabaya kredi verdiğini ve kasabanın bu krediyi iş icabı bu şekilde ödeyecekleri yalanını uydurmuştu. Ancak Albay Sartoris gibilerin nesli ve düşüncesi böyle bir yalan uydurabilir ve ancak bir kadın bu yalana inanabilirdi.
Daha çağdaş fikirlere sahip bir sonraki nesil, belediye başkanı ve ihtiyarlar heyeti olunca, bu düzenleme biraz sıkıntı yarattı. Senenin başında kadına bir vergi ihbarnamesi yolladılar. Şubat ayı geldi ama hiç cevap yoktu. Kadına müsait bir zamanda, şerifin ofisine uğraması için resmi bir mektup gönderdiler. Bir hafta sonra belediye başkanı bizzat kadına yazarak, uğramasını veya araba göndermeyi teklif etti, nihayet solmuş mürekkeple yazılmış bir notla kadın artık evinden hiç dışarı çıkmadığını yazmıştı. Vergi ihbarnamesine ise hiç değinmemiş, ilişikte göndermişti.
İhtiyar Heyeti üyeleriyle özel bir toplantı düzenlediler, bir temsilci heyeti kadının kapısını çaldı, sekiz ya da on yıl önce, porselen boyama dersleri vermeye son verdiğinden beri evi kimse ziyaret etmemişti. Yaşlı zenci uşak onları iyice karanlığa uzanan merdivenlerin bulunduğu, loş antreye aldı. İçerisi oturulmaya oturulmaya rutubet, toz ve küf kokuyordu. Zenci uşak onları salona buyur etti, burası ağır, deri koltuklarla döşenmişti, zenci uşak bir pencerenin perdesini kaldırınca, derilerin yırtıldığını fark ettiler ve oturunca, güneş ışığında toz zerreleri havaya uçuştu. Şöminenin önünde duran resim sehpasında, Bayan Emiliy'nin babasının altın yaldızlı çerçeveli, karakalem bir portresi duruyordu.
Kadın içeri girince hepsi ayağa kalktılar, siyahlar giymiş, tombul, ufak tefek bir kadındı, altın kaplamalı başlığı olan, abanoz bir bastona dayanıyordu, elbisesinin üst kısmından uzanan ince, altın zincir, kemerinde kaybolmuştu. Çok ince kemikli bir kadındı, bu yüzden bir başkasında şişmanlık olabilecek şey onda sadece tombulluk olarak duruyordu. Sanki uzun süre suda kalıp, şişmiş, solgun gözlerle onlara baktı, yüzündeki kırışıklıklar arasında kaybolmuş gözleriyle, sanki hamur içine preslenmiş bir çift kömür gibi, bir o ziyaretçiye, bir öteki ziyaretçiye bakarken, misafirler geliş nedenlerini belirttiler.
Adamlara oturmalarını söylemedi, öylece kapıda durup, konuşmasını bitirene kadar sözcüyü dinledi, sonra göremeseler de, altın zincirin ucundaki saatinin tiktaklarını duydular.
Sesi kuru ve soğuktu. " Jefferson'da hiç vergiye tabii değilim, Albay Sartoris bunu bana izah etti, belki biriniz kayıtlara bakarak tatmin olabilirisiniz" dedi.
"Fakat biz biliyoruz, bizler şehrin yetkilileriyiz Bayan Emily, şeriften imzalı bir ihbarname almadınız mı?"
"Evet, bir kağıt aldım, belki kendisini şerif addedebilir...Jefferson'da vergiye tabii değilim"
" Fakat kayıtlarda bunu gösteren hiçbir şey yok, bizler..."
"Albay Sartoris'e sorun..ben vergiye tabii değilim"
"Fakat Bayan Emily..."
"Albay Sartoris'e sorun" (Albay Sartoris öleli neredeyse on yıl olmuştu) burada vergiye tabii değilim. Tobe! Zenci uşak geldi. "Beylere kapıyı göster"
Bayan Emily, böylece adamları yaya veya atla gönderdi, tıpkı otuz yıl önce koku hakkında adamların babalarını gönderdiği gibi.
Bu, babasının ölümünden iki yıl önce ve evleneceklerini sandıkları sevdiğinin Emily'yi terk etmesinden kısa süre önce olmuştu. Babasının ölümünden sonra dışarıya pek az çıktı, sevdiğinin terk etmesinden sonraysa, insanlar onu nadiren gördüler, birkaç hanım onu davet etmeye cesaret ettiler ama cevap bile vermedi, evdeki tek hayat belirtisi, kolunda pazar sepetiyle içeri girip çıkan, o zamanlar henüz genç olan zenci uşaktı...
Hanımlar, "Bir erkek mutfağı ne kadar temiz tutabilir ki?..." diyorlardı, o yüzden koku başlayınca şaşırmadılar. Bu, güçlü ve kudretli Grierson ailesi ile kaba ve üretken dünya arasındaki bir başka bağlantıydı.
Bir komşu kadın kokuyu, seksen yaşındaki belediye başkanı Stevens'e şikayet etti.
"İyi ama bu konuda benim ne yapmamı istiyorsunuz Madam?"
"Kokuyu gidermesini niye istemiyorsunuz? Bu konuda bir kanun yok mu?"
"Eminim buna gerek kalmayacak, zenci uşağının avluda öldürdüğü bir yılan veya faredir, bu konuda onunla konuşacağım"
Ertesi gün, belediye başkanı iki şikayet daha aldı, biri bir adamdı, çekingen bir tavırla itiraz etti: "Gerçekten bir şeyler yapmalıyız, Bayan Emily'nin canını sıkmak isteyecek son kişi benim ama bir şeyler yapmak lazım". O akşam ihtiyar heyeti toplandı. Üç kır sakallı, bir de yeni nesil üyesi genç bir adam...
"Çok basit, evi temizletmesi için bir yazı gönderelim, belli bir süre verelim, eğer yapmazsa..."
"Kahretsin!Bir hanfendinin yüzüne karşı kötü kokular geldiğini nasıl söyleriz?"
Böylece ertesi gece yarısından sonra, dört adam hırsız gibi Bayan Emily'nin avlusuna girdiler, tuğla bodrumu kokladılar, mahzenlerin kapaklarına baktılar, bir tanesi tohum serper gibi, omzuna asılı bir torbadan eliyle bir şeyler serpiyordu, mahzenin kapağını kırarak açtılar ve mahzene ve müştemilatlara kireç döktüler. Bahçeden tekrar geçerken, karanlık bir pencerenin ışığı yandı, Bayan Emily ışığın arkasında oturdu, bir heykel kadar sessizdi, adamlar sürünerek, sessizce bahçeyi geçip, caddeye dizili akasya ağaçlarının gölgesinde kayboldular. bir, iki hafta sonra koku kayboldu.
İşte o zamanlar insanlar kadına acımaya başladılar, kasabamızdaki insanlar kadının yaşlı, en büyük halası bayan Wyatt'ın nasıl tamamen çıldırdığını hatırlayınca, Grierson'ların kendilerini olduklarından yüksek gördüklerini düşündüler. Hiçbir genç Bayan Emily'ye layık değildi. Uzun süre onları bir tablo gibi gördük, arka planda beyazlar içinde, ince Bayan Emily...ön planda ise arkası kıza dönük, ayaklarını açarak yürüyen ve elinde sımsıkı tuttuğu atının kırbacıyla babası...ve ikisini çerçeve içine alan ön kapı..Böylece yaşı otuza geldiği halde, hala bekar olunca, bu durum hoşumuza gitmiyordu ama bizi haklı çıkarıyordu, ailesinde delilik olsa bile, tüm taliplerini geri çevirmemeliydi.
Babası ölünce, ona bıraktığı tek şey ev oldu, ve bir şekilde herkes rahatladı, sonunda Bayan Emily'ye acıyabileceklerdi, tek başınaydı ve yoksuldu. Artık kadın insancıllaşmıştı, artık o da kuruşların hesabı yapmaya başlayacaktı.
Babasının öldüğünde, adet olduğu üzere, tüm hanımlar, başsağlığı dilemek ve yardım etmek için evine gittiler, Bayan Emily, her zamanki gibi giyinmişti ve yüzünde hiçbir keder ifadesi olmadan onları kapıda karşıladı. Onlara babasının ölmediğini söyledi. Üç gün böyle yaptı, doktorlar ve papazlar cesedi vermesi için ikna etmeye çalıştılar, tam kanun kuvvetine başvuracaklardı ki, kadın pes etti ve adamlar çabucak adamı gömdüler.
O zaman onun delirdiğini düşünmedik, böyle yapacakdı dedik. Babasının reddettiği tüm genç talipleri düşününce, kendisine kalan son şeye sarılacaktı. Uzun bir süre hastalandı, onu tekrar gördüğümüzde, saçları kız çocuğu gibi kısacık kesilmişti, kiliselerin renkli vitraylarındaki meleklere benziyordu, hüzünlü ve sakin...
Kasabada, kaldırımlar yenilenecekti ve Bayan Emily'nin babasının ölümünden sonraki yaz, kaldırım inşaatı işi başladı, inşaat şirketi makineler, katırlar vs. ile geldi, bir de Homer Barron adında, iriyarı, esmer, gür sesli, parlak gözlü, Kuzey'li bir ustabaşı vardı. Adam asfalt yaparken makinelere küfürlerini duymak için çocuklar peşinden seyrediyorlardı, kısa sürede tüm kasabayla ahbap oldu, meydanda eğer kahkahalar duyarsanız, mutlaka orada Homer Barron vardı. Bir süre sonra, Homer'i ve Bayan Emily'yi Pazar öğleden sonraları kiraladıkları sarı tekerlekli faytonla, gezerken görmeye başladık.
Başta, bayan Emily'nin birisiyle ilgilendiğini görmekten memnunduk, çünkü tüm hanımlar "Bir Grierson, Kuzey'li bir gündelikçi işçiyle ciddi olarak ilgilenmez" diyorlardı. Yaşlı kişilerse, keder bile bir hanımefendinin asaletini unutması için yeterli sebep değildir diye düşünüyorlardı. Sadece 'zavallı Emily' diyorlardı. 'Akrabalarının gelmesi lazım". Alabama'da birkaç akrabası vardı ama deli halası Wyatt'ın malikanesi yüzünden yıllar önce babası onlarla küsmüştü. İki aile konuşmuyordu ve cenazeye bile gelmemişlerdi.
Ve yaşlılar 'zavallı Emily' der demez, fısıltılar da başladı. İnsanlar birbirine "Gerçek mi diyorsunuz?" diyorlardı. 'Tabii ki, başka ne olabilir..... ". Pazar günleri öğleden sonraları, fayton tıkırtıları geçerken, kapalı perdelerin arkasında, ipekli, satenli giysili hanımlar dedikodu yapıyorlardı. "Zavallı Emily"
Ama Bayan Emily başını her zamankinden daha dik tutuyordu, Grierson ailesinin son ferdi olarak asaletini kaybetmediğini belirtmek ister gibiydi. Sanki bu olanlar onun ulaşılmazlığını teyit etmekteydi. Tıpkı fare zehiri, arsenik aldığındaki gibi... Bu herkesin "Zavallı Emily" demeye başlamasından ve kuzeni olan iki hanımın onu ziyaretinden bir yıl sonraydı.
Eczacıya "Biraz zehir alacağım" dedi. O zaman yaşı, otuzun üzerindeydi, her zamankinden daha zayıftı, gergin şakaklı yüzünde, kara gözleri soğuk ve kibirliydi, gözyuvaları ise bir deniz feneri bekçisininkini andırıyor sanırdınız.
"Tabii Bayan Emily, ne çeşit olsun? Fareler için mi? Size tavsiyem.."
"En iyisi olsun, çeşidi umurumda değil"
Eczacı bir sürü isim saydı. "Bir fili bile öldürebilirler, hangisini vereyim?"
Bayan Emily, "Arsenik, bu güçlü müdür?" dedi.
"Arsenik mi Madam?....evet ama ne için istiyorsunuz?"
"Arsenik istiyorum"
Eczacı kadına baktı, kadın da ona, başını bayrak gibi havaya kaldırmıştı. "Peki, tamam, nasıl isterseniz ama kanunlar ne için kullanacağınızı bildirmenizi istiyor" dedi.
Bayan Emily, adama sadece baktı, göz göze gelene kadar başını yükseltti, sonunda eczacı gidip arseniği getirdi ve paket yaptı, zenci çırak pakedi kadına verdi, eczacı geri gelmedi, kadın eve gelip pakedi açtığında, bir kurukafa resminin altında 'fareler içindir' yazısını gördü.
Böylece hepimiz 'Emily kendisini öldürecek" diye düşündük. Ve bunun en doğrusu olacağına inanıyorduk. Homer Barron ile birlikte görünmeye başladığında, "Adamla evlenecek" demiştik, sonra "Adamı ikna eder" demeye başladık çünkü Homer, kendi ağzıyla dediği gibi, erkeklerden hoşlanıyordu, evlenecek bir adama benzemiyordu, genç erkeklerle içmeye klübe gittiği biliniyordu. Sonra, pazar öğleden sonraları jaluzilerin ardından, onu yanında başı dimdik Bayan Emily olduğu halde, başında şapkası, elinde sarı bir eldiven, ağzında sigara, atı kırbaçlarken gördüğümüzde, "Zavallı Bayan Emily" demeye başladık.
Daha sonra bazı hanımlar bunun kasaba için bir ayıp ve gençler için kötü bir örnek olduğunu söylediler, erkekler işe karışmak istemediler ama hanımlar piskoposu Emily ile konuşmaya zorladılar. aralarında nasıl bir konuşma geçtiğini hiç anlatmadı ama bir daha Emily'ye gitmeyi reddetti. Ertesi Pazar, ikisi yine sokaklarda faytonla dolaştılar ve sonraki gün papazın karısı Bayan Emily'nin Alabama'daki akrabalarına mektup yazdı.
Böylece, eve tekrar akrabalar yerleşti ve biz de gelişmeleri izlemeye koyulduk. Başta hiçbir şey olmadı, sonra ikisinin evleneceğinden emindik, çünkü bayan Emily kuyumcuya gitmiş ve bir erkek traş takımı ısmarlamıştı, her parçanın üzerinde H. B harfleri yazılacaktı hem de. İki gün sonraysa, gece giyilecek gömlek dahil, erkek takım elbisesi ısmarladığını duyduk ve "tamam evleniyorlar" dedik, hepimiz memnunduk çünkü iki kuzen Bayan Emily'den çok daha Grierson'dular.
Bu yüzden Homer Barron gidince şaşırmadık - ki, bu arada caddenin yapımı bitmişti- şöyle şamata çıkmadığından biraz hayal kırıklığına uğramıştık ama adamın Bayan Emily'nin gelişi için hazırlık yapmak veya kuzenlerini defetmesi için bir fırsat vermek için gittiğini (ki, hepimiz gizli örgüt gibi, kuzenlere karşı, Bayan Emily'den yana müttefik olmuştuk) düşünüyorduk. Bir hafta sonra ise kuzenler gittiler. Ve hepimizin tahmin ettiği gibi, üç gün sonra Homer Barron geri döndü. Zenci uşağın akşamleyin adamı içeri aldığını bir komşu görmüştü.
Bu, Homer Barron'u son görüşümüz oldu, Bayan Emily de epey ortalarda gözükmedi, zenci uşak kolunda sepetle girip, çıkıyordu ama ön kapı hep kapalıydı. Bazen kadını pencerede görüyorduk, tıpkı adamların gece kireçleme yaptığımız günkü gibi..fakat kadın, altı ay boyunca sokağa çıkmadı. O zaman böyle olmasını beklediğimizi anladık, çünkü kadının hayatını pekçok kez köstekleyen babası da çok kindar, öfkeli biriydi.
Bayan Emily'yi tekrar gördüğümüzde saçları beyazlamış ve şişmanlamıştı, sonraki yıllarda saçları gittikçe beyazlaştı, yetmiş dört yaşında ölene dek, saçları hala çalışan bir erkeğinki gibi gri-beyazdı. Ön kapının kapalı olduğu günlerden sonraki dönem, kırklı yaşlarındayken, 25 sente, yedi, sekiz yıl porselen boyama dersleri verdi, altkattaki odalardan birini atölye haline getirmişti ve Albay Sotoris'in çevresi, kızlarını, torunlarını Bayan Emily'ye ders alması için gönderdiler, sanki kiliseye gönderir gibi düzenli olarak ve huşu içinde gidiyorlardı, işte o dönemde vergiden de muaf edildi.
Daha sonra gelen yeni nesil, kasabanın belkemiği ve ruhu olunca, öğrenciler büyüdüler ve artık çocuklarını ellerinde renkli boyalar, fırçalar, kadın dergilerinden kesilmiş resimlerle Bayan Emily'ye göndermiyorlardı. Son öğrenciyi de gönderdikten sonra kapı kapandı ve hep kapalı kaldı. Kasabaya bedava posta hizmeti geldiğinde, bayan Emily, mektuplar için kapısına metal kapı numarası astırmayı ve posta kutusu konulmasını reddetti. Kimseyi dinlemezdi.
Günler, aylar, yıllar boyunca zenci uşak elinde sepetiyle eve girdi, çıktı, o da yaşlandı..her Aralık ayında kadına vergi ihbarnamesi gönderdik ama bir hafta sonra geri gönderdi, arada sırada kadını pencerelerde görüyorduk, bize bakıp bakmadığını anlamıyorduk bir heykel gibi hareketsizdi. Böylece kaç nesil boyunca, inatçı, sakin, ulaşılmaz biçimde yaşadı.
Ve öldü, tozlu odasında yere düştü, hasta olduğunu bile bilmiyorduk, ona bakan sadece sendeleyerek yürüyen zenci uşağıydı ki, ondan bilgi almaya çalışmaya son vereli yıllar olmuştu. Kimseyle konuşmazdı, belki hanımıyla bile konuşmuyordu, herhalde konuşmaya konuşmaya sesi kalınlaşmış, sertleşmişti.
Bayan Emily, alt kat odalarından birindeki, tül perdeli, ceviz yatağında öldü, beyaz saçlı başı, gün ışığı görmediği için sararmış yastığa düşmüştü.
Zenci uşak fısıltıyla, sessizce konuşan ve meraklı bakışlı hanfendileri antrede karşıladı ve içeri buyur etti ve ortadan kayboldu. Evden dışarı çıktı ve bir daha da görülmedi.
İki hanım kuzen çarçabuk geldiler, ikinci gün cenaze töreninini düzenlediler, tüm kasaba halkı büyük bir çiçek yığınının altında yatan Bayan Emily için gelmişti, babasının karakalem portresi de tabutun konulduğu sehpanın üzerindeydi, kadınlar dehşet içindeydi, fısıldaşıyordu.çok yaşlı erkeklerin kimi Güney'li konfederasyon üniformalarını fırçalayıp, giymişlerdi ve bahçede, avluda Bayan Emily sanki onlarla aynı dönemde yaşamış, dansetmiş, ona kur yapmış gibi kadından sözediyorlardı, belki de yaşlandıklarından zamanı karıştırıyorlardı, yaşlanınca öyle olur, geçmiş yıllar solan bir yol gibi değil de, kışın hiç uğramadığı kocaman bir çayır gibi gelir..
Hepimiz üst katta 40 yıldır kimsenin görmediği ve kapısının zorlanmak gerektiği bir oda olduğunu biliyorduk ama odanın kapısını açmadan Bayan Emily'nin toprağa verilmesini beklediler.
Odanın kapısı zorlayarak, kırılarak açıldı ve bir toz yığını kalktı. Oda tam bir gelin odası gibi dekore edilmişti, gül kurusu rengi, solmuş perdeler, gül kurusu abajurlar, cilalanmış gümüş erkek traş takımı, bir kravat..bir sandalyenin üzerinde özenle katlanmış takım elbise, yerde bir çift ayakkabı ve çorap...
Ve Homer Barron yatakta yatıyordu.
Sırıtan kafatasına bakarak, bir süre öylece kalakaldık, vücudu vaktiyle birini kucaklar pozdaydı fakat aşktan daha uzun süren bu ebedi uyku, adamı aldatmıştı. Adamdan geriye kalan sadece geceliği ve yastığın üzerindeki toz tabakasıydı.
Sonra ikinci yastığın üzerinde bir şey farkettik, birisi gidip o şeyi yastığın üzerinden aldı bu gri, beyaz, uzun bir tutam saçtı..
Yazan: William Faulkner
çeviren: Müjde Dural

